25
May
2011
0

çocukluğumuzu zehir eden o meşum genç kız: serra!

bu hafta pazartesinden beri işyerinde iletişimle ilgili bir eğitim alıyoruz insan kaynaklarından ve üç kere iletişim diyorsak beş kere y jenerasyonu diyoruz. wikipedia’nın yalancısıyım, 1982 – 1995 arasında doğanların y jenerasyonundan olduğu kabul ediliyor (önce benim yazımı okuyun ama bu konuyla ilgili de şuradan bilgi alabilirsiniz).
bu blogun dört yazarı da y jenerasyonunun tam göbeğinden olup, 90’larda çocuk olmak konulu sayfalar dolusu ekşi sözlük (onlar da başka bir yazının konusu olsun bu arada) entry’sinin bahsettiği her türlü ıvır zıvırı bilir. bugünkü konumuzla bunun aslında tam olarak da ilgisi yok ama maksat bilgi satmak, ukalalık yapmak olsun işte.
blogumuzun geç gelen ama fırtına gibi giren popüler yazarı dodo’mun başlattığı çocukluk – ergenlik kitaplarımız serisine bir genç kızın gizli defteri (1-2-3-4-5-6-7-8-9, ne yazık ki 10’u henüz okumadım) serisiyle devam etmek üzere bugün karşınızdayım sevgili konuklar.
bizim tam ergenliğe girdiğimiz dönemlerde modern cumhuriyet ‘hanımları’ gülten dayıoğlu ve ipek ongun gençlik edebiyatındaki açığı görüp, bu açığı kapatma konusunu kendilerine görev edinmişti. Gülten Dayıoğlu daha çok maceralı, hatta bazı kitaplarda (mo’nun gizemi, sekizinci renk) fantastik edebiyata kaymışken, İpek Ongun narin, kırılgan genç kızlarımızı derin arnavutköy kız lisesi deneyimleriyle aydınlatmayı bir borç bilmişti.

tabii bunlar şimdi şimdi öğrendiğimiz şeyler; o dönemde altın kitaplar’dan çıkan eflatun kapaklı, üzerinde pencereden kafasını çıkartmış sarışın bir kızın olduğu o meşum kitabı okumayan genç kız grubundan dışlanırdı. serra sanki sizin okulunuzun bir karakteriymiş gibi irdelenir, konuya fransız kalmanız halinde kimse sizi bilgilendirmeyeceği gibi bir de küçümsenirdiniz (viva la abartı!).
kitaplar birdi, iki oldu, üç oldu. sanırım dördüncü kitaba kadar normal normal okudum. serra’ya o zamandan inceden kıl olmaya başlamış olsam da yine de şimdiki gençler (tribe gel!) nasıl gossip girl izliyorsa, biz de serra’nın maceralarını takip ederdik. çapkın kuzen sırma, okulun hoşlanılan ve serra kızımızın istanbul’a taşınması esnasında ona bir yüzük bile hediye eden atasay (çocuğun isminde mesaj veriliyormuş aslında) sadece telefonda konuşarak ve elele tutuşarak bir ilişki yaşadığı gözlüklü cüneyt, dünyanın en en en anlayışlı ve mükemmel anneannesi ve dedesi, ilgisiz baba, sonradan ortama dahil olan yasemin abla.

tüm kitapların birden kapaklarını bulmaya mecalim yok takdir edersiniz ki.

şimdi kronolojik olarak değil de şu yaşımdaki gözlemlerimle serra’ya biraz bok atmak istiyorum izninizle. sonra da sıra İpek Ongun hanımefendi’nin kendisine gelecek tabii ki.
bu serra öküz geldi ve son kitabı bilmiyorum ama, 9. kitaba kadar öküz gitti efendim. arkadaşları bunun için güzel jestler yapar, bu utanır hepsine gerizekalı der; hoşlandığı çocuk telefon eder, seninki annem kızıyor diye kapatır; annesi boşanınca bunu da alıp arnavutköy’de boğazı gören bir eve taşınır, hanfendi ankara’dan ayrıldım diye ağlaklanır… aslında yazdıkça fark ediyorum ki bunların hepsi sabit ergen davranışları ve serra da bir ergen. ama olsun, kıl oluyorum, zorla değil ya!
evin bahçesindeki kiraz ağacına hitaplar, annenin arkadaşlarına kıl olmalar, saçma sapan külüstür ifadeler (bakınız mert’in bir alttaki yazıya yorumu), önyargılarla herkesin (özellikle kuzen sırma’nın, ki o bence romanın kahramanı olması gereken asıl karakterdir) hayatını zehir etmeler…
serra’nın erkekleri listesine bakacak olursak da, platonikmsi atasay, telefon ilişkisi cüneyt, arada hatırlamadığım bir takım şeyler olabilir ama olmaması daha muhtemel, üniversitede oktay, sonra da gidip babaannesinin bulduğu, usulen önce itiraz ettiği ama sonra nasılsa bir anda (!) çok karizmatik ve hoş bir adam çıkan özgür’le evlenme.
düşününce çok da fena değil aslında. ama o kuruntuları, tripleri, saçma sapan tutucu tavırları iyice sinir ederdi. çünkü son kitaplara doğru bizim de yaşımız büyümüştü, olayların serra’nın sınırlı çerçevesinden gördüğümüz gibi olmadığını görüyorduk. ama hem uyuz olup hem okumaya da devam ediyorduk, twitter’da takip etmediğimiz halde gizli gizli oray eğin tweetlerini okur gibi.
aklıma bir sürü küçük olay geliyor ama uydurmasyon yazmak istemiyorum, kitaplar da kitaplığımın en üst rafında ve şu anda oraya çıkmak için sandalye getirmeye üşeniyorum. işte blogger’ınızın gerçek yüzü bu dostlar.
o yüzden en iyi hatırladığım olayı anlatayım, aylin ve simten isimli iki evil arkadaşıyla safça basket maçına giden serra kızımız, maç sonunda kuzu kuzu eve dönüleceğini zannetmektedir. hiç bir ergen kızın, gözüne kestirdiği biri yoksa basketbol maçına gitmeyeceği gerçeğinden bihaber, ot ot boğaz manzaralı evinde yaşamaktadır. maç biter, aylin ile simten (bu da nasıl isim allahım, ocak markası gibi) soyunma odasında yazıştıkları çocukların yanına giderler, burada başka bir çocuk da serra’ya yazılır ama kızımız öküzlüğünü yine gösterir; adamı tersler. sonrasında ise olanlar dehşet vericidir çünkü ortaya bira çıkmıştır!!!!!!! aman tanrım alkollü bir ortamda serra nasıl bulunabilir? binbir çemkirmeyle yanlarından ayrılır, onlar kötü kızlardır ve serra artık bunu görmektedir :(((
bir de pembe gömlek, açık mavi espadril dehşeti vardır ilk kitaptan hatırlarsanız. ölesim geldi yemin ediyorum.
özetlersek, sevgili ipek ongun hanımteyzenin gerçekten iyi niyetlerle başladığını tahmin ettiğim bu macera kontrolden çıkmıştır; serra dayatmacı, fazla idealize ve gerçek dışı, sinir bozucu, sıkıcı bir karaktere dönüşmüştür, her şeyi doğru yapar, her şeyin en iyisini o bilir, hata yapsa bile hemen farkına varır ve düzeltir, serra regl olmaz, serra’nın kaşları çıkmaz, serra küfretmez, serra yolda, orda burda beğendiği heriflerle kesişmez, serra anneannesine çiçek alır, serra otel lobilerinde kokoş arkadaşlarıyla pasta yer, serra hep etek giyer, serra asla sarhoş olmaz, serra derslerine hep günü gününe çalışır ve notları temize çeker, serra defterine yazarken hep cosby babasına hitap eder (burada artık gerçekten kusucam, ama tamam bill cosby benim zerre umrumda olmadığı için bu kadar sakil geliyor olması da bir ihtimal).
bu yazı daha fazla uzamadan, genç kızın gizli defterinin o kadar da gizli olmayan incelemesi için size dehşet bir bilgi vereyim; aldığım bir duyuma göre serra son kitapta kızı selin’e bir anı defteri hediye ediyormuş. gazamız mübarek olsun.

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Kırmızı Saçlı Kadın – Bir garip Orhan Pamuk Romanı
Ufak bir Stefan Zweig Maratonu
Hikayede – Oldukça – Büyük Boşluklar Var
Bize Kalsa Böyle Geçerdi Akşamlar
  • Eyvah…

  • en büyük epic fail işte o cosby baba muhabettidir. Cosby baba ne abi ya ….

  • hiç farketmemiştim ama serranın o mikemmel genç kız hali meğer beni de sinir edermiş. okudukça farkettim ve bilendikçe bilendim. bana bu kitabı daha ben 11 yaşındayken bir gece yarısı takdim eden annem de bana ne biçim rol modeli biçmiş, şu an farkettim. bi de ilerde beni kısıtlayabilmek için yerini hazırlamış o gün itibariyle. ben kızarsam o telefon kapanır, organizasyon çıkışlarında mutlaka eve gelinir, öyle erkekli merkekli ortamlarda bira içmek kötü kızlara göredir, gibi gibi. ha bu yaşta bunları sallıyo muyuz, hayır tabikide. ama bi gerginlik hasıl olmuş en başta, onu ve onun kökenini de şimdi farkediyorum işte.

    müdüriyetin mesajı: yazında “ödev edinmek” lafını “görev edinmek” olarak, “bill cosby’ye hitap etmesi”ni de “ithaf etmek” olarak değiştirdim. birkaç da virgül filan ekledim, bilesin.

  • Benim de aklıma şu geldi, sanırım birinci ya da ikinci kitapta, Serra Sırma’ların yazlığındayken bacak tüylerinden utanır ve Sırma ona tüy dökücü krem gibi bir şey verir. Tabi ki tatlı kızımız Serra bunu nasıl kullanacağını bilmediğinden çok uzun süre bacağında tutar ve yanar. Ama sonra nasıl bir çözüm bulduklarını hatırlayamıyorum. Ben bu mevzuyu kafamda uydurmadım, değil mi? 🙂

    Bir de Oktay’ın onu götürdüğü Washington Restoran o zaman çok ilgimi çekmişti bir Ankara-görmemiş-çocuk olarak.

  • ilk kitaptaydı tüy mevzusu. krem yaktığı için bacakları kıpkırmızı olmuştu ve çok utanmıştı ehehe detaya gel.
    birkaç sefer okumuştum ben 1.kitabı. sorma neden 🙂
    Bu kadar idealize edildiğini bilmiyordum sonrakilerde.

  • Ben o İpek Ongun-Gülten Dayıoğlu kavşağında çok şükür Gülten Hanım’ı seçmişim. Ölümsüz Ece okuduğum en iyi 3-5 fantastik edebiyat örneğine şu anda bile rahatlıkla girer, çok muazzamdır be.

    Zaten İpek Ongun’un dışında Türk Edebiyatının da, Sinemasının da, Televizyonlarının da en büyük problemi %90’ının gerçek bir “karaktere” sahip olamamasıdır.

    Blog da baya iyi gidiyor ayrıca 🙂

  • Gülten Dayıoğlu, yapılması gereken bir seçim gerçekten. Çocukların ufkunu açan kitapları var Gülten Dayıoğlu’nun, Ganga, Sekizinci Renk ve Bir Genç Kızın Gizli Defteri ile aynı kategoride sayılabilecek Yeşil Kiraz.

    Yeşil Kiraz ne kadar reale yakın, gerçekçiyse sayın İpek Ongun o kadar toz pembe ve gerçekten uzak 🙂

    @Hiç kimse, blog için yorumun için teşekkürler! ^_^