16
Haz
2011
0

hayatımı yazsam roman olur vs. romanımı anlatsam film olur – bölüm 1

çok klasiktir, bir kitabı okurum, çok beğenirim, keşke filmi çekilse diye hayal etmeye başlarım. hangi karakteri kim oynar, avrupa yapımı olsa daha mı iyi olur acaba kafamda kurar dururum. bazen hayallerim gerçek olur ve o kitapların filmleri çekilir, ki özellikle son beş yıldır falan bu çok sık olmaya başladı çünkü herhalde sinema sektörü senaryo sıkıntısına falan girdi, hem türkiye’de hem de dünya genelinde bir sürü edebiyat uyarlaması çekiliyor.
ben bugün sizlere, bu edebiyat uyarlamarından iyi ya da kötü şekilde beynime kazınanlardan bahsedeceğim. şu anda kafamda sadece iki adet film var devamı yazdıkça gelecek diye düşünüyorum. evet başlıyoruz:

troy: biliyorum ne alaka diyeceksiniz ama benim için troy homeros’un ilyada’sının filmidir. 13-14 yaşlarımı akhilleus’a (iğrenç bir şekilde türkçe’ye aşil olarak çevirilen mitolojik kahraman) aşık bir ergen olarak geçirdikten sonra lise 3’te troy filmi vizyona girdiğinde o zamanlar henüz daha opera olmamış mükemmel süreyya sinemasında gözlerim dola dola izlemiştim.
sonradan tv’den tekrarlarını izleyince fazla hollywood yapımı olduğunu fark etsem de bir hayali gerçekleştirmesi açısından çok mühimdir ve benim için çok özeldir. ayrıca aynı film bünyesinde brad pitt, orlando bloom ve eric bana’yı toplamıştır, daha ne yapsındır. tek hayal kırıklığı ise agamemnon ve menelaos ve odysseus’un çirkin herifler tarafından canlandırılmasıdır. eh hollywood yapımı dedik ya öyle herkes yakışıklı olursa kahraman öne çıkamaz.
sonuç olarak benim için 9/10 bir filmdir.

(bahsetmezsem beni taksim meydanında yumurta yağmuruna tutarlar valla) lord of the rings triology: benim kişisel tarihimde (bu da dünyanın en entel laf öbeklerinden birisi haa) en garip olaylardan birisi de lord of the rings mevzuudur. 2001 yılının sonbahar günlerinden bir gün babamla geleneksel içerenköy carrefour remzi kitabevi gezintimizi yaparken (ki babamla gitmek alacağın her kitabın rahatlıkla ısmarlanması demektir) gözüme bu yeşil kapaklı güzelim seri çarpıyor. alıyorum ve başlıyorum okumaya, ilk kitabı bir solukta bitirip ikincide biraz yavaşlarken bir anda lord of the rings – fellowship of the ring vizyona giriyor. o zamanlar 8 yaşında olan kardeşim, annem, babam, ben cümbür cemaat bir dokuz buçuk seansına gidiyoruz, herkesin dibi düşüyor. ben ikinci film çıkmadan seriyi bitiriyor bir tur daha dönüyorum. 
o sıralarda kadıköy’deki bir gümüşçüden üstünde yazılarıyla yüzüğün bir kopyasını da almayı ihmal etmiyorum tabii. ergenlik çok kötü bir şey yaa.
notum: 10 / 10

about a boy: şimdiye kadar yazdığım filmlerde hep önce kitabı okuyup sonra filmi izlemiştim, dolayısıyla durum riskliydi. bu film için ise tam tersi oldu, günlerden bir gün bir sınava çalışmamak için yine her zamanki gibi, televizyonda izleyecek bir şeyler ararken trt-1’de about a boy’a denk geldim. dublaj insanı kanser edecek kadar kötüydü ama hugh grant referansıyla izledim filmi. aşırı derecede mutlu olduğumu hatırlıyorum. bu aynı zamanda benim nick hornby’le de tanışma öyküm olmaktadır. sonra acilen kitap alındı beşiktaş alkım’dan, bir çırpıda okundu, azıcık modun düşük olduğu zamanlarda kütüphanede elin gittiği ilk kitap oldu.
spoiler vermek sayılmaz, kitapta keşfetmesiyle birlikte markus’un okul hayatını kolaylaştıran müzik nirvana’dır, hatta filmin ismi de meşhur nirvana şarkısı about a girl’e atıf yapmaktadır. tabii film 2002’de çekilince bu pop ikonunun dönemin en revaçta müzik türü olan rap’e çevrilmesi de normal olmuş. 
notum: 9.5 / 10

(kaçınılmaz olarak) high fidelity: nick hornby çılgınlığı başlamış, yükselmiş ve normal seviyeye düşmüşken, bir gönül ilişkisinin alamet-i farikası olarak bu kitap hayatıma girdi. kendime çok şaşırmıştım bu kitabı daha önceden nasıl okumadım diye, rob erkek cinsinin bridget jones’u olarak yorumlanıyordu, plaklar, müzik, kırık kalpler ve ingiltere kitabın albenisini fena arttırıyordu. ki soundtrack’i de ayrı ünlüdür bilirsiniz.
sonra yine aynı şahsın sayesinde filmi izledim. kitap ile filmden birisini hafızandan silicez, seç deseler hafızamı komple götürün abi bu ikiliye dokunmayın derim. o güne kadar john cusack’ın tek bir filmini dahi izlememiştim. jack black’le de pek samimiyetim yoktu. filmin yapım kalitesini, oyunculukları, her şeyi bir yana bıraksak dahi rob’un durup durup kameraya konuştuğu sahneler için bile abartmayım yine ama, ölünürdü.
velhasılı kelam, gönül ilişkisi çok gerilerde kalmıştı fakat bu filmi / kitabı güzel anılarla donatması sebebiyle her şeye rağmen minnetle anılmayı hak ediyordu (yazarımız beş dakikalık soğuk su içme molası almıştır.).

notum: 10 / 10

– the devil wears prada: bu başlıkta hangisini ilk olarak gördüğümden bir türlü emin olamıyorum, sanırım önce filmi izleyip sonra kitabı okumuştum, ama tersi olma ihtimali de var bilemiyorum. anne hathaway ve emily blunt sayesinde film bir üstbaş giyim kuşam manyağına salyalarını akıtma konusunda on kaplan gücünde. kitap ise klasik bir best seller ve nispeten daha sıkıcıydı. filmin giriş bölümünü aşırı derecede çok sevdiğimi de belirtmek isterim.
notum: 6.5 / 10

das parfüm: bi kere baştan belirteyim, patrick süskind’in türkçe’ye koku olarak çevrilen das parfüm romanı hayatımda okuduğum en en en etkileyici romandır. hayatımı parfümler arasında geçirebilecek kadar güzel kokulara hayranken bu hayranlığı bambaşka boyutlara taşıyan bir kahramanın (kahraman?!?) hikayesini okumak çok sarsıcı ve güzeldi. filminin çekileceğini duyduğumda ise çok endişelenmiştim çünkü böyle bir romanın vasat bir filmi olamazdı, olmamalıydı. 
film vizyona girdiğinde değil, yıllar sonra dvd’sini evde kendimi psikolojik bir çöküş için gerekli tedbirlerle koruyarak izledim (abartsaydım) ve korkularım yersiz çıktı. jean baptiste grenouille’nin fazla yakışıklı olması haricinde hiç bir kusuru yoktu bana kalırsa, dokular, renkler, meşhur kızın saç rengi falan. her şey olması gerektiği gibiydi.
yani şekerim tom tykwer’cığım ben çeksem aynen böyle çekerdim, ellerine sağlık cınım. 
notum: kitaba 10 / 10, filme 9 / 10, ortalamadan 9.5 / 10
daha aklımda en az beş film daha var ama yazının uzunluğu korkutucu boyutlara ulaştı o yüzden bu birinci bölüm olsun en güzeli. devamı da az sonra gelebilir ama gaza gelmiş durumdayım..

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Hafta ortası molası: Bazı güzel kitaplar
Kokuya duyarlı kitap: Parfümün Dansı
Bulut Atlası
Find me in Norfolk
  • öncelikle sözlerime about a boy’daki oğlanın x-men first class’teki hank rolünde olduğunu belirterek başlamak istiyorum. bu bilgiyi de verdikten sonra, filmdeki en favori sahnemin, sanırım herkeste olduğu gibi, “boy”un “shake yo ass, watch yoself” şarkısını söylerken yanlışlıkla önündeki kıza laf attığı sahne olduğunu da belirtmek isterim. bi de bu filmin kitap uyarlaması olduğunu bilmiyodum, kitap perhizim sona erdiğinde alınacaklar listeme ekledim.

    high fidelity’nin ne filmini ne de kitabını biliyodum, ikisini de edineceğim yakın zamanda. john cusack’in botokslanmadan evvelki halinde çekilmiş zannederim, merak ettim.

    bi de koku filminde ben de aynı şeyleri hissetmiştim, dustin hoffman’ın oynamış olması bile benim için bi referans olamadı. kitapla ilgili hislerimi sarsmak istemediğimden uzun zaman izlemedim filmi. ama kitaba baya sadık kalınmış. bi de bu kitabı okuduktan sonra insan yanından geçen herkesi koklamaya başlıyor. bi de ben yediğimi içtiğimi daha bir kokusuna göre seçmeye başlamıştım. signs’daki küçük kız msiali, belli bir süre “bu sular kokuyo yannız” diyerek su bile içemedim. çok tribal kitaptır ve mutlaka okunmalıdır. seviyoruz.

    bu bilgileri az daha uzun tutsaydın keşke şeklinde bi eleştirim olacak gülş. onun dışında bi de gchat’te de sana söylediğim gibi, lotr yazısı bekliyorum senden en kısa zamanda. arz ederim.

  • Önyargı mı dersiniz ne dersiniz tam bilemiyorum ama bence kitaplar her zaman filmlerinden daha güzeldir. Çünkü kitabı okurken onun filmini kafamızda çeken bizleriz ve biz tam olarak nasıl görmek istiyorsak öyle görüyoruz karakterleri. Erkek karakter tam görmek istediğiniz haliyle kafanızda canlanıyor, Bayan karakter keza aynı şekilde, bir yeri tasvir ettiği zaman o tasvire uyan resmi çizen kişi bizzat sizsiniz. Rejisörlükten de öte birşey bu, bu nedenledir ki önce kitabı okuyan biri, filmini çok zor beğenir. Bu benim için böyle olmuştur her zaman.

    dip not: truvalı helen diye daha eski zamanlarda çekilmiş bir film daha var onu da seyredebilirsin, ilyada’ya daha sadık kalınarak çekilmiş ve oradaki helen acaip güzel (gerçi sana hitap etmeyen bir ayrıntı oldu bu ama)

    dip not 2: belki o kitabı james cameroon filme aktarırsa hayallerime yakın olabilir çünkü james cameron’un hayal gücü herkesinkini dövebilir.