22
Haz
2011
0

hayatımı yazsam roman olur vs. romanımı anlatsam film olur – bölüm 2 / son

eveeet yeniden beraberiz! -blog yazısına evet diye başladım, müdüriyet ateşlere atacak beni vallahi!- kitaplar ve onları senaryo kabul ederek çekilen filmler listemize kaldığımız yerden devam ediyoruz:

– never let me go: kazuo ishiguro (elceğizlerimle yazdım copy paste değil alın teri) tarafından yazılmış aşk romanı gibi başlayan ama sonradan ters köşe yapan bir distopya. bu yazıyı okuyorsanız spoiler’ı göze alın dostlar, baştan söyleyeyim. gerçek dünyadaki insanlardan sadece organ bağışı amacıyla kullanılmak üzere klonlanmış ve her şeyden uzak, izole bir okulda büyüyen üç arkadaşın hikayesi temelde. gerçek dünyada da bi on-yirmi yıl sonra böyle bir sistemi teknoloji olarak gerçekleştirmek çok mümkün o yüzden daha da tüyler ürpertici geldi bana hikaye. öyle sindirilmiş, öyle kabullenmişler ki üç arkadaş, bu sistemden kaçabileceklerini hayal dahi edemiyorlar, öylece umutsuzca organ bağışı görevi için çağırılmayı bekliyorlar. bu klonlara da yedek parça servisi muamelesi yapıldığı için peşpeşe 3 – 4 organ bağışının sonunda ölüyorlar zaten.
filme gelirsek, ben yine burada ters sırayı izleyip önce filmi gördüm sonra kitabı okudum. ve itiraf edeyim filmi izleme sebebim de carey mulligan’dı. kendisi benim için tam bir ‘girl crush’. filmdeki performansı da gerçekten mükemmele çok yakın, o ağır havayı, çaresizliğini öyle içselleştiriyorsun ki, onlarla birlikte öyle elin kolun bağlı kalıyorsun ki hakikaten insanın nefesi daralıyor. keira knightley de çok sevdiğim bir ablamız olmamasına rağmen last night’tan sonra sağlam performansıyla benden afferimi aldı (kariyerinin en üst noktasına benden aferin alarak geldi tabii, çok sevinmiş geçende elimi öpmeye geldi). andrew garfield’ı da ilk defa bu filmde izledim ve pek sevdim, ama yine de tommy’nin küçüklüğünü oynayan velet inanılmaz derecede şekerdi bakınız:

sonuç olarak ekşi sözlük genelinde kitabından sonra filmin pek beğenilmediği söylense de ben hem kitabı hem filmi ayrı ayrı çok beğendim ve hararetle tavsiye etmekteyim.

notum: 9 / 10

norwegian wood: eveet işte zurnanın zırt dediği yer. haruki murakami hem gurbet ellerde hem de memleketimizde pek sevilen pek tutulan bir yazar. ben ise kendisinin norwegian wood kitabını yıllaar önce, artık ne yazık ki yazmayan ve peanut butter and black coffee blogunu da ortadan kaldırmış olan azer’den öğrenmiştim. ismini kitapta da bolca geçen beatles şarkısından alan bu güzide kitap neyi niye yaptığı belli olmayan manyak japonların (spesifik olmak gerekirse tek bir erkek japonun) aşk hayatlarını, yemek yapışlarını ve trenle seyahatlerini konu almakta. böyle anlatınca sıkıcıymış gibi görünebilir ama hayır, sıkıcı olan zemberekkuşu güncesi’dir, norwegian wood, türkçe’ye korkunç tercümesiyle imkansızın şarkısı rahat okunan ve genel olarak güzel eleştiriler alan bir romandır. 
2008 ya da 2009’da çoğunluğunu bir ankara yolculuğu sırasında okumuştum ve çok sevmiştim. bunun filmi de çekilir ne güzel olur diye de içimden geçirmiştim, yalan yok.
sonra bu yıl film festivali oldu, bir baktık ki programa norwegian wood! hevesle işaretledim, dodo ile günlerimiz tutmasa da ikimiz de bilet aldık filme. önce dodo izledi. beni uyardı da, gülş düşündüğün gibi değil gitme istersen sıkılabilirsin dedi. ben o kadar eminim ki yoo bence sıkılmam, izlicem işte diye tutturdum. 
haftaiçi akşam 21.30 seansında rexx’in tıka basa salonunda başladı film. bir şeyler oluyor ama aslında hiç bir şey olmuyor. sevişmeler var, sevişmelere yakın çekimler var,  histerikleşmiş ama neden histerikleştiği bilinememiş karakterler var. allahım her şey o kadar tiksinç ilerliyor ki. filmin ilk yarısı olduğunu tahmin ettiğimiz 50 dakikada salonun yarısı boşaldı. 100 dakika oldu, hesaplar tutmadı, film hala devam ediyordu. ben ise inatla çıkmıyordum, bir ara uyumayı denedim onu da yapamıyordum. 
uzatmayım uzun süreli bir işkence seansının sonunda o kadar sinirlenmiştim ki yıllarımı sokaklarında sürterek harcadığım kadıköyde kayboldum. filmin sonunda jenerikler akarken norwegian wood çalması ise iyice tiksindirmişti beni, şarkının güzelim anısının içine ediyorlardı.
notum: kitap: 8 / 10 – film: 1 / 10

time traveler’s wife: ocak 2010, işsizim ve tüm günü evde tıkılmış halde geçirip haftada iki akşam almanca kursuna gidiyorum. delirmeme beş var. bir kurs akşamı mephisto’nun üst katında ingilizce kitaplar bölümünde buluyorum kitabı, dodo’nun methettiği ve yine azer’in blogunda zamanında gördüğüm audrey niffenegger’e ait bir roman. 
aslında tam bir aşk romanı, vıcık vıcık denemez ama kurgu acaip. zamanda ileri geri, sağ sol, ön arka kontrolü dışında durmadan yolculuk eden bir adam ve onunla çocukken karşılaşıp aşık olan bir kadın. bazen kafam karıştı geri döndüm ama genel olarak çok severek okudum, tamam bazı bölümlerinde ağlamış olabilirim ne var?!
filmi vizyona girdiğinde ben yine bir sebepten gidemedim, rachel mcadams ve eric bana oynuyordu, rachel mcadams da başka bir girlcrush’ımdı, bir şekilde dvd’sini aldım ve heyecanla oturdum başına.
bu kadar güzel bir kitabın bu kadar kötü bir uyarlamasını yapmak için özel çaba göstermişler bence. romanda aşklarından içi titreyen iki insanı sanki one nite stand’in ertesi sabahında muhabbet eder gibi tavırlara büründürmüşler, kız adeta bir çirkef kazanı, adam desen ‘bıktım la karı dırdırından’ diyen tosun harun.

notum: kitap: 9 / 10 – film: 4 / 10

the beach: şimdi yalan olmasın alex garland’ın eseri olan bu kitabı okuduğumda ben çok küçüktüm, ama içime sonsuz bir dehşet duygusu dolduğunu hatırlıyorum, birazcık sineklerin lordu tadındaydı ama bir de uyuşturucu muhabbetleri, karşı cinsle sınırları tam belirlenmemiş ilişkiler falan. bir arkadaşımın kitabıydı azimle okuyup geri vermeden bir kere daha okumuştum. adaya yüzdüklerine inanamıyordum, bir de eşyalarını poşete doldurup o poşeti kafalarının üstünde tutmaya çalıştıklarını anımsıyorum. ve çokça pirinç yeniyordu sanki.
filmini ise ne zaman izlediğim hiç net değil. galiba televizyonda izlemiştim, sinemada olmadığı kesin. şu anda dehşetle fark ediyorum ki guillaume canet de bu filmde oynuyormuş. tabii o zamanlar biz leonardo fanı minik ergen kızlar olduğumuz için kitabı okumuş olmama rağmen benim için de diğerleri gibi bu film ‘leo’nun yeni filmi’ idi. şelaleden atlama sahnesi, all saints’in şahane soundtrack şarkısı diğer aklımda kalanlar.
çok hatırlamadığım için ne yazık ki uzun uzun irdeleyemiyorum ama kesinlikle çok iz bıraktı bende o yüzden yazmadan geçmek istemedim.
notum: 8 / 10 (aslında bir fırsatını bulup yeniden okumak ve izlemek lazım.)
efendim bir de kitaplarını okuduğum fakat filmlerini henüz izlemediğim iki eserden bahsetmek istiyorum, neden bilmem bunların filmlerinden de beklentim yüksek, barış bıçakçı’dan bizim büyük çaresizliğimiz (ki bence son on yılın en iyi romanı olabilir) ve saramago’dan körlük. bunları da tez zamanda izleyip pek möhim görüşlerimle karşınızda oluciğim.

eveeet, güldük eğlendik ve bir yazı dizisini daha sonuna geldik! esen kalın sevgili baş ucundan kitap eksik etmeyen dostlar! (amma kastım blog ismini geçiricem diye huf!)

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Hafta ortası molası: Bazı güzel kitaplar
Çatıdaki Pencere’den biraz kırgın bakıyor Saramago
Bulut Atlası
Find me in Norfolk
  • milyon kilometrelerce uzanan kitap listeme barış bıçakçıyı zaten eklemiştimdi. bi de sabit fikir’de kardeşi bi irdeleme yazısı yazmış, ondan da meraklandım daha çok. en yakın zamanda alıp okiycam, gözünü seviym bişi yazma =)

    geri kalan analizlerine de beş pekiyi verdim. hele Keira Knightley’nin senden gazı alıp elini öpmeye gelmesi göğsümü kabarttı, afferin arkadaşıma büyüklük etmiş dedim, çenesi çıkık ya zaten Keira’nın ondan yazık dedim.