11
Ağu
2011
0

iskender, bir porsiyon bile fazla.

ben uslanmıyorum. gerçekten. bunca polemiğin altından bir şey çıkmayacağını bile bile okudum iskender’i, bu sabah serviste bitirdim. şöyle söyleyim, beğenmemek değil de hayal kırıklığına uğramak çok daha baskın. madde madde gitmeye çalışalım efendim:
inci gibi dişler’den intihal meselesi: inci gibi dişler’i yıllar önce tamamen tesadüf eseri satın almış, okumuş ve vay anasını edebiyat dedikleri böyle bir şey olsa gerek hissiyatıyla bitirmiştim. şimdilerde insanların ‘okuyamadım, yarım bıraktım.’ demeleri beni acaip şaşırtıyor o yüzden. londra’daki müslüman göçmenlerle ilgili bir roman olduğu bilgisi şimdiye kadar dünyada iki tur atıp geldi, tekrarlamaya gerek yok. zadie smith’i orjinal diliyle de okuduğum için (on beauty romanını) ingiliz edebiyatı için bu kadar önem taşımasını anlıyorum ama onun dışında konu itibariyle de roman benim çok hoşuma gitmişti.
belki de londra’ya kafayı takmamla ilgisi vardır, yıllarca londra’da yaşamak nasıl olurdu’nun benim hayallerimle hiç örtüşmeyen ama çok gerçekçi bir cevabını verdiği için o kadar sevmişimdir, ve tabii ki karakterlerin arıza halleri.
bu yazı inci gibi dişler’le ilgili olmadan konumuza dönelim, ben tabii ki otorite değilim ama naçizane diyorum ki iskender konuyu ele alış açısından inci gibi dişler’in yanından bile geçemez. intihal iddiasına yer veren her haberde görebileceğiniz ve yer seviyesinin altında görünen ve insanların ayaklarına bakarak hikayeler uydurulduğunu anlatan o meşum pasaj için bir şey diyemeyeceğim. gerçekten şüphe çekici. ama onun dışında londra’da geçen bir göçmen romanı olduğu için kitabı intihalle suçlamak elif şafak’ın (çok özür dilerim ama) götünü kaldırmak olur.
sanki kitap öylesine, birisi film senaryosu yapsın da hiç bir kitabın filme çekilmedi de demeyim mantığıyla yazılmış gibi. kitaptaki insanlar bir şeyler söylüyor ama siz onların neyi empoze etmek için neyi söylediğini açık seçik görebiliyorsunuz. araya yine mistik, ruhani olduğu düşünülen pasajlar sıkıştırılmış, karakterler habire aydınlanmalar yaşıyor. ayrıca kimse kusura bakmasın ama iskender’in hapisteki meditasyon muhabbetleri lame ötesi klişenin allahıydı. 
esma hakkında bildiğimiz tek şey sinirli olduğuydu. mantık dümdüz: iskender annemi öldürdü, iskender’e çok kızgınım. allah aşkına bu karakteri azıcık daha derinleştirsen zahmet mi olurdu, eline mi yapışırdı sayın şafak? hiç bir şekilde empati yapılamadığı gibi bir de kıl olunuyor kızcağıza.
yunus hele. tamam annesinin küçük oğlu, özgür canının istediği her şeyi yapıyor ama arkadaş bu çocuk 8 yaşında bir grup anarkoingiliz tarafından kendine dövme yaptırıp da müslüman, göçmen, güneydoğulu bir annenin elinden de kurtulmasın. o olay örtbas edilmesin. eve ot çekmiş ve içmiş halde gelişlerini saymadım bile bak. yani tamam anlıyoruz kontrast yapıyorsun da bu da biraz fantastik edebiyata kaçmamış mı?
sonra bir de iskender’e dadanan tarikatçı eleman var. işte geliyor, gel bize katıl, inançla daha güçlü olursun, bedenin güçlü ama maneviyatın da olmalı falan filan. ama bu olay böylece havada kalıveriyor.
ve türk edebiyatının kanayan yarası, tesadüfler. abu dabi, teleskop ve çatı katı diyorum okuyanlar anlasın da benim gibi çüş desin diye.
spoiler vemeyeyim diyordum ama yine duramadım, neyse yine de çok abartmayıp şu kadarını söylüyorum, o sonu öyle yapacağını daha en başlarda tahmin etmiştim ama yok artık o kadar da hollywood klişesi kullanmaz herhalde dedim kendi kendime. kullanmış.
çok uzatmayayım da, bu kadar kolaya kaçılmış, aman şimdi ona girersem geri çıkamam, burası da böyle oluversin diye son hafta yapılan dönem ödevi gibi olmuş bir roman daha yazmadı elif şafak. diğer yazdıklarını beğenmesek bile hiç olmazsa onaylamadığımız bir amaç için bile olsa uğraştığını biliyorduk. şimdi uğraşmamış da.
ama kadın şanslı arkadaş, londralı göçmenlerle ilgili kitap çıkartıyor, daha üstünden hafta geçmeden londra’da olaylar patlıyor, şimdi sen bu kadının pr’cısı olsan nasıl bağlamazsın bu muhabbetleri birbirine? hele bir de yazarın doğan yayıncılıkla çalışıyorsa.
sözlükte birisi yazmıştı, onunla kapatayım, billboard’larda carte d’or ile birlikte dönüyor artık elif şafak. sanırım bu durum artık beklentilerimizi ne oranda tutmamız gerektiği konusunda bize yardımcı olacaktır.
netameli günler dilerim efendim.

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Virginia ve Vita: İki cambaz bir ipte oynar mı?
Kırmızı Saçlı Kadın – Bir garip Orhan Pamuk Romanı
Ufak bir Stefan Zweig Maratonu
Hikayede – Oldukça – Büyük Boşluklar Var
  • gülş ya, sen de olmasan sineklenecek, örümcek ağları basacak blogu. öhöm öhöm.

  • ah deryik beni dinlemiyorlar, sen de söyle senden utanırlar belki! 🙂

  • utandım len, yazıyorum temem.

  • ne büyük bir hayal kırıklığı
    hayır iyi olmasını beklemiyordum zaten ama acaba demiştim kendi kendime
    hep hissettiğim bir şey var yazarlar müzisyenler üreten bir şeyler yaratan insanlar keske çok ünlü olmasalar derim ben