12
Eki
2011
0

Babamın Bıyıkları

Irmak Zileli’nin koşa koşa satın aldığım Eşik kitabından bahsedeceğim. Kitabı bitireli bir süre oldu ama ben gülş’ün ısrarlarına rağmen bununla ilgili bir şey yazamadım. Bütün postitli sayfalarım, kitabın içine aldığım notlarım, her şeyim hazır. Ama yazamadım işte. Kitabı bir türlü sindiremedim çünkü, kabullenemedim; çok şaşırttı ve biraz da kızdırdı. Hepsinin sebebini anlatacağım şimdi.

Solcuların 80 sonrasında mücadeleden neden bu kadar kolay vazgeçtiklerini düşünüp dururdum hep. Hem işin içyüzünü, insan boyutunu merak ederdim, hem de kızardım onlara çok fena. Bu kitap beni bu yüzden bu kadar heyecanlandırmıştı. Kitapla ilgili yazılanları hızlıca okuduğumda, bir de kitabın tanıtımını okuduğumda, “anarşik ailelerin” nasıl zorluklar yaşadığını bir kız çocuğunun gözlerinden anlatacağını düşünmüştüm. Başta da öyleydi zaten. Kitabın kahramanı Eylül’ün doğumuna kadar gelişen olaylar, annesiyle babasının 27 Mayıs darbesinin ardından hapiste tanışmaları, çıkınca hemen evlenmeleri, bir yandan devrim hazırlıkları yaparken bir yandan aile hayatlarını rayına oturtmaya çalışmaları, akabinde 80 darbesi ve Eylül’ün babasının sürekli saklanmak zorunda olmasının ailelerine etkileri anlatılmış.
5. sınıftaki bir çocuğun anlatımını kullanınca, kitabın içeriği bundan ibaret.
Eylül’ün ergenlik çağlarında babasının İngiltere’ye gitmesiyle kitabın içeriği çok değişti. Anlatım şekli siyasi tarihten Eylül tarihine ve Eylül piskolojisine geçti tamamen. Kitabın başında anlatılan o sevecen baba gidip, yerine “babalık bu sistemin bize dayattığı bir roldür, biz seninle arkadaş gibi olalım artık, sana dostum Eylül diyeyim” diyen saçma sapan bir adam geliyor. Babasındaki bu değişikliği anlayamadım. Belli ki Eylül de buna anlam veremiyor, ya da Irmak mı demeliydim…
Öyle yerler var ki, Irmak Zileli’nin birkaç röpörtajında ifade ettiği gibi “biyografik değil bu kitap” diyemez oluyorsunuz. Özellikle de Eylül’ün ergenliği ve babasının İngiltere’ye gidişinden itibaren tepetaklak olan ilişkileri anlatılırken… Bir noktadan sonra hadise neredeyse tamamen bu sorunlu baba-kız ilişkisine ve Eylül’ün ergenlik sıkıntılarına döndü. Bir Kolej’e gitmesi, oraya bir türlü uyum sağlayamaması, hiç arkadaşı olmaması, sürekli içine kapanık şekilde yaşaması, annesiyle bile iki çift laf etmeyişi beni çok şaşırttı. Hiçbir anlam veremedim bunlara. Tamam, ergen gençliğin garip davranışları her zaman beklenebilir ama, hiç olmazsa neden böyle davrandığını anlatsaymış bize yazar. Yani küçüklüğünden beri hiç arkadaşı olmamasından mı, ya da sürekli saklanarak yaşamalarından mı, nedir… Kaldı ki sadece birisi eve geleceği zaman babanın saklanması durumu var. Nispeten normal bir yaşam sürdürülüyor, ya da sürdürülüyormuş gibi rol yapılıyor diyelim. Anne işine gidiyor bütün bu süreçte, komşulara çaya gidiyor, minik Eylül de yine komşulara gidiyor ve kreşe veriliyor hatta. Bu işi çözemedim yani.
Baba Hasan çok garip bir tipleme. Adam az şey yaşamamış bütün “yoldaşlarıyla” beraber tamam. Ama ben bu karakteri en başından beridir sevemedim. Daha Eylül doğar doğmaz “benim işim var” diyip hastane odasını terk etmesi, baba olacağını idrak ettiği anda hafiften bir panik atak geçirerek kendini hastaneden dışarı atması hiç normal gelmedi bana. Sonra Eylül’ün sürekli üzerine oynuyor. Hele ergenliğinde, kıza bir dakika rahat vermiyor. Kızın yaşadığı her şeyi, devrimci bakış açısıyla yorumluyor, hatta şöyle de bir düşüncesine yer verilmiş kitapta: “Bir insan yetiştirmek, diyor, devrimin provası gibi”. Eylül’ün gönlü mahalleden bir çocuğa düşüyor mesela, çocuk onun yaşlarında ama okulu bırakmış, babasının motorunda çalışıyor. Annesi bu ilişkiyi onaylamıyor, özellikle de çocuğun okumuyor oluşu ve hayat tarzlarının birbirine uygun olmadığını düşündüğü için. Ama baba bu işi çok farklı bir yerden ele alıyor. Eylül’e saydırıyor da saydırıyor. Bu konuyla ilgili Eylül’e yazdığı bir mektuptan şöyle bir alıntı yapabilirim mesela:
“Okuyamamış, okumadığı için babasının teknesinde çalışmak zorunda kalmış (oysa annenin çevresindeki insanlar okuyamazlarsa baba parasıyla yaşamlarını sürdürürler, çok daha onurlu (!) bir yaşam biçimi olmalı), küçük yaşta kendini hayatın çetin sularına atmış bu gençle arkadaşlık etmeni istememesi [annesini kastediyor] vahimdir. Eğer bugün bu tutumu mahkum etmez, çoğunlukla yaptığın gibi onunla uzlaşırsan, korkarım bundan sonra onurlu, vicdanlı ve duyarlı bir genç olma şansını hepten yitireceksin.”
Burada anneyi bir devlet yapısı gibi, otoriter bir yapı olarak görüyor adam. Eylül’ü de bir işçi ya da köylü gibi… Kendisi ise, onu daha rahat yaşam standartları elde etmesi için teşvik eden -teşvik etmek demeyeyim, baya baya zorlayan aslında- bir devrimci gibi… Adam devrimle öyle bozmuş ki kafayı, kendi çocuğunu bile devrimci yöntemlerle yetiştiriyor yani. Ki onunki ne kadar yetiştirmek, ne kadar fitne sokmak, tartışılır.
Kitap kısa bir hikaye olacakken, mesela Orhan Pamuk’un Nobel konuşmasındakinin bir benzeri olarak “Babamın Bıyıkları” başlıklı bir hikaye olacakken, yazar bir anda gaza gelip içini dökmeye karar vermiş gibi geldi bana. Başta babasının ölümünü ve eşikte duran bir bavulu anlatıyor. Aynı kitabın kapağında gördüğünüz gibi… Sonra anne ve babasının tanışmasını anlatayım derken, devrimcilerin 27 Mayıs 1960’ta hapishaneye girmeleri ve bunun solu nasıl etkilediği anlatılıyor. Ardından süreç 80 darbesine doğru kaymaya başlıyor ve Türk Solu’nun 2 adamın ego çarpıştırması sonucu nasıl da mahvolduğunu biraz daha iyi anlıyorsunuz. Bu insanlara göre devrim bir oyun sanki. Ama çok ciddiye aldıkları bir oyun. Küstüm oynamıyorum demek, herkes kendi kalesinde top koştursun demek ve birbirini mızıkçılıkla suçlamak, kitaptaki solcu karakterlerin arasında yaşananları en bilindik şekliyle açıklıyor aslında.
Kitapla ilgili buraya kadar kafa karıştırıcı ve biraz da sert eleştiriler yaptım, ama son tahlilde bakınca güzel bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Eylül sıkıcı bir çocuk, dolayısıyla olaylara bakışı da çok sıkıcı ve iç bunaltıcı. Ama Zileli’nin olayları aktarış şekli, edebi açıdan değerlendirildiğinde çok iyi bence. Ha, ben edebiyat üstadı mıyım, değilim. Ama profesyonel bir okuyucu olarak kitabın dilini, akıcılığını, samimiyetini ve her şeye rağmen (Eylül dışında) tüm karakterlere eşit mesafede duruşunu çok beğendiğimi belirtmeliyim.

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Kırmızı Saçlı Kadın – Bir garip Orhan Pamuk Romanı
Ufak bir Stefan Zweig Maratonu
Hikayede – Oldukça – Büyük Boşluklar Var
Bize Kalsa Böyle Geçerdi Akşamlar