2
Eki
2011
0

“boş yere azap çekmeyin, bir derman için.”

edebiyatın bir ders olarak ve genelde pek sevilmeden hayatımızda yer aldığı lise yıllarında zorunlu okuma listelerimize asla girmeyen yazarlar vardır, şimdi durum nedir bilmiyorum ama türkçe edebiyat dersleri genelde cumhuriyet ilk dönem yazarlarını destekler, hepsi çok değerli yazarlar olmakla birlikte belirli (ve aynı) dönemin yazarı olduklarından benzer tarzlara sahiptirler.
ikinci dönem türk edebiyatı diyebileceğimiz, hafiften -hatta hafiften demek haksızlık olur, ciddi ciddi- varoluşçu çizgide eserler veren oğuz atay, yusuf atılgan, sabahattin ali kendi ilgi ve çabalarınız olmazsa gözden kaçıracağınız yazarlardır. çünkü lisede okuyan genç bir insan yusuf atılgan’ın eserlerini okursa tabir-i caizse ‘tehlikeli’ bir liseli olacaktır. neyse ki artık lisede kimsenin edebiyatla ilgilenmeye vakti yok da bu risk de ortadan kalktı (mesajlı bölüm).
25. yaşımı doldurmama 2 ay kala ilk defa yusuf atılgan’ın bir eserini okudum ben bu hafta. salı günü tamamen başka amaçlarla öğlen arasında ofisten bir arkadaşımla gittiğimiz inkilap kitabevi’nden elimde anayurt oteli ve aylak adam ile çıktım. bu sabah aylak adam’ı bitirip müthiş bir baş ağrısıyla kitabı rafa yerleştirdim.
baş ağrımın sebebi ise romanın fazla iyi olmasıydı diyebilirim. 
ismini bilmediğimiz c. bohem çevresiyle, çalışmaya hiç bir zorunluluğu olmayacak kadar parası olan aylak adamımız. tamamen yalnız, tamamen sorgulayıcı. burada romanı anlatmayacağım tabii ki ama, öyle bölümler vardı ki, c.’nin hayata bakışını anlattığı bölümü, genç bir ergen heyecanıyla feysbuka falan yazasım geldi. 
bir yandan da insan düşünmeden edemiyor tabii ki, çalışmaya mecburiyeti olmayan ve fakirlik çekmeyi geçtim, hiç bir zaman parasını saymamaktan bahseden bir adamın bunca sorgulamayı yapmasında bir şey yok, sıkıysa aç gezip çalışmamayı tercih etsin. 
her gün işe gidip gelirken sokakları arşınlayan insanları karınca olarak nitelendiriyor bay c., konuştuğu kişilere ikinci sohbetlerinde ‘siz’ diye hitap etmeyi reddediyor, restoranların ‘müşterisi’ olup da ‘her zamankinden mi c. bey?’ diye sorulacak diye ödü patlıyor.
gerçek sevgiyi her gün sokağa çıkıp arayan, bulma ihtimalini hissettiği kadınların peşinden gidip gerekirse onları bir duvara dayayıp öpen c. ve hayattan bekledikleri üç oda, bir salon, bir koca ve biri erkek biri kız iki çocuk olan güler’in halleri içime fena oturdu.
yalnızlık, çocukluk travmaları, aşk / sevgi karmaşaları, alışmak, kabullenmek romanın kilit elemanları denebilir, içimden bir ses üzerine tez dahi yazılacak derinlikte bir romanı çok basite indirgeyerek edebiyat tanrılarının gazabını üstüme çektiğimi söylüyor ama başka türlü nasıl yapayım bilemedim.
ben en iyisi, kendine okur diyen herkes bu romanın tedrisatından geçmelidir diye iddialı bir cümleyle bitireyim naçizane yazımı.

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Kırmızı Saçlı Kadın – Bir garip Orhan Pamuk Romanı
Ufak bir Stefan Zweig Maratonu
Hikayede – Oldukça – Büyük Boşluklar Var
Bize Kalsa Böyle Geçerdi Akşamlar
  • uuuu atılgan turları başladıysa, o zaman anayurt otelini bitirdikten sonra filmini de izlemeni öneririm. en iyi uyarlamalardan biri bence, hele o zebercet!

    bir de bu aylak adam yüzünden, adının baş harfi tutan herkes bir dönem c. oldu heralde, en kısacık yazıda bile imza olarak: c. 🙂

  • Varlık dergisinin Ocak sayısında Yusuf Atılgan’a özel bir yer ayrılmış. Bir kaç yazı okudum sonra dönüp senin bu yazını tekaradan okudum gülşcüğüm, eline sağlık.

    Benim da Yusuf Atılgan turlarına başlamam gerek.

  • Rasim Coşkunkanlıgil

    Güzel..)