13
Oca
2012
0

Find me in Norfolk

(Kitaptaki Norfolk’un simgelediği şey, Eternal Sunshine of the Spotless Mind’daki “Find me in Montauk” cümlesini hatırlattı bana. Ondan kelli bu başlık…)
Geçtiğimiz yıl, kitap uyarlamaları konusunda biraz çemkirmiştim. Ardından I Am Legend’ı ve Yıldız Tozu’nu filmleriyle karşılaştırdım. Harry Potter’la ilgili saifelerce tutan çemkiriklerimi de göz önüne getirince, bu konuda biraz hassas olduğumu düşünmeniz normal olur. Geçen yıl benim için Ursula yılı olmuştu ya, bu yıl da birazcık kitap uyarlaması filmlere çemkirme ve hepsini yerden yere vurma yılı olacak sanırım.
Sıradaki kitabımız, Gülş’ün ısrarla ve sürekli bize tavsiye ettiği ve burada sık sık sözünü ettiği Never Let Me Go. Türkçe’ye Beni Asla Bırakma diye düpedüz, normal, afferimi hak eden bir şekilde çevirmişler, bu konuda Yapı Kredi Yayınları’nı tebrik etmek istiyorum. Yine Gülş’ün yazdığı gibi, kitabın bir de film uyarlaması var. Geçtiğimiz yıl Nisan ayında Uluslar arası İstanbul Film Festivali’nde gösterilen film, Keira Knightley, Andrew Garfield ve Carey Mulligan’dan oluşan bir kadroya sahip.
Kitapta tam olarak bir zaman belirtilmese de, 2. Dünya Savaşı sonrası bir klonlama ve organ bağışı projesinin başladığını, bunun da uzun süre devam ettiğini biliyoruz. Başlarda insanlar organların klonlardan geldiğini anlamıyorlar. Anladıkları zaman buna karşı çıkıyorlar, başka insanların kendileri yaşayabilsin diye öldürülmesini hiç doğru bulmuyorlar, onlar da birer insandır nihayetinde diyorlar. Sonra politikacıların telkinleriyle bu klonların boş birer kabuk olduğu, muhtemelen ruhlarının bile olmadığı düşüncesini benimsiyorlar. Bu fikirde huzur buluyorlar; zira organların kanlı canlı, anıları, hırsları, üzüntüleri ve sevme kapasiteleri olan genç kişilerden geldiğini akıllarına getirmek istemiyorlar. 70’lerde bir grup eğitimci ve vicdan sahibi insan buna karşı çıkıyor. Bir araya gelerek Hailsham’ı ve başka birkaç okulu kuruyorlar, bu klon çocuklara orada eğitim veriyorlar. Tarihten sanata, dilbilgisinden seks derslerine, her konuda eğitimli çocuklar yetişiyor bu yatılı okullarda. Kitaptaki kahramanlarımız da Hailsham’ın öğrencileri olarak büyüyorlar. Ne olduklarını her zaman hissediyorlar ama yine de olayın tam olarak ayırdında değiller. İnsanı en çok sinir eden şeylerden birisi de bu zaten.
***bu noktada bir uyarı yapmak gerek***
Bu tip karşılaştırma yazılarında hunharca spoiler vermek gibi bir huyum var. Mesela sonunu söylemiyorum ama, yazılarımı okuduktan sonra hem filmi izlemiş, hem de kitabı okumuş kadar bilgilenebiliyorsunuz. Eğer bu noktaya kadar verdiğim bilgiler ilginizi çektiyse, filmi izleyin, yahut kitabı okuyun. Ardından da yazıyı okursunuz ve günün birinde bir çilingir sofrası kurar, hikayeyle ilgili fikir alışverişi yaparız.
***uyarının sonuna gelinirken, spoiler yağmuru da başlıyor***
Benim yaptığım gibi önce filmi izleyip kitabı sonra okudunuzsa, ister istemez Ruth’u Keira Knightley olarak, Tommy’yi Andrew Garfield olarak, Kathy’yi de Carey Mulligan olarak hayal ediveriyorsunuz. Kathy isimli kızımız, hikayenin anlatıcısı. Anılarında yolculuk yaparken (bu lafı kullanınca aklıma Gizli Anların Yolcusu, GAY isimli Ayşe Kulin skandalı geldi, kendimden tiksindim. Ama güzel durdu bi yandan da. Neyse kalsın…) (böyle parantez mi olur be paragraf gibi…), fazlasıyla karmaşık olarak anlatıyor hikayeyi. Muhtemelen olaylar arasındaki bağlantıyı kendisi de kuramadığından yapıyor bunu. Tommy’yle arasındaki bir konuşmadan bahsediyor mesela, bunu uzun uzun anlattıktan sonra, “Bu arada bu konuşmamızdan 2 hafta önce şöyle bir olay olmuştu” diyerek başka bir şey anlatmaya başlıyor, birkaç sayfa sonra da bu iki olayı bir şekilde birbirine bağlıyor. Hatıralarını bu şekilde anlatması biraz kafa karıştırıcı olsa da, yine de çok batmıyor aslında.

Kitaptaki en belirgin soru şu: Neden bir şey yapmıyorlar? Aynı soru filmde sürekli içinizin darlanmasına sebep oluyor. Çocuklar ufak yaşlarından itibaren “bağışcı” (donor) olduklarını biliyorlar. Bunun organlarını tanımadıkları insanlara bağışlamaları, çoğunlukla ilk bağıştan sonra “tamamlamaları” (kitapta “she completed” diyorlar mesela, hani öldü filan gibi dramatik bir ifade değil de, döngüsünü tamamladı gibi bir kabulleniş var bu ifadede) şanslılarsa 4. bağışa kadar yaşayabilecekleri, hatta yeterince iyi bir hasta bakıcı olurlarsa 20’li yaşlarının sonunu bile görebilecekleri anlamına geldiğini biliyorlar. Biliyorlar da işte tam olarak farkında değiller. Yoksa neden kabul etsinler ki, dimi? İnsanın en temel güdülerinden bir tanesi yaşama güdüsüdür ve bir insan bile bile bu kadar teslimiyetçi bir şekilde yaşamının sonuna razı olamaz, diye düşünüyor insan. Bu noktada aklıma şu geliyor: Başka başka insanlardan klonlanan bu çocukların belki de genlerindeki asilik, isyancılık kodlarıyla oynanmış, ya da bir şekilde yaşama güdüleri bir nebze zayıflatılmış da olabilir. Ama öyle bir seviyeye kadar azaltılmış ki, bir yandan da bu çocuklar vücutlarını sağlıklı tutmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Şimdi ben olsam, gider bir yerimi keserdim, tetanoz olurdum, AIDS kapmaya bakardım filan ki, organlarımı alamasınlar ve beni azad etsinler. Ama yok, bu çocuklarda o da yok.

Filmde bu konuda şöyle bir açıklama var aslında; kitapta böyle bir şey bulunmuyor ama, Hailsham’daki ilk günlerinden itibaren bütün bu çocuklar, kollarında saat benzeri bir şey takıyorlar. Her sabah ve her akşam bu saatleri bir cihaza okutuyorlar; işe geldiğimizde kartlarımızı okutup turnikeden geçmemiz gibi… Zannederim çocukların yerleri bu şekilde tespit ediliyor. Kollarındaki cihazı çıkarmanın bir yolu olmasa gerek diycem de, bu teslimiyetçilik varken bunlarda, eminim o aleti çıkarmaya da uğraşmamışlardır hiç.
Kitaptaki bir çok yeri “Filmde burayı atlamışlar bak” hissiyle okudum. Mesela okuldan ayrılmalarına yakın Ruth’un Kathy’ye gelip “Hacı Tommy’yle aramızı yapsana?” şeklinde yalvarması, hatırladığım kadarıyla filmde yoktu. Benzer bir şekilde, Kathy’nin başka insanlarla genellikle tek gecelik şeyler yaşaması da anlatılmıyordu. Ayrıca okuldan ayrılıp Kulübeler’e (Cottages) geldikten sonra Ruth’un Tommy ve Kathy’ye karşı gerzekçe ve dışlayıcı davranışları da filmde şöööyle bir geçilmişti. Hepsinden önemlisi, sanki Kathy ve Tommy öteden beri birbirine hastaymış da, Ruth şırfıntılık yapıp Tommy’yle beraber oluyormuş gibi bir hava vardı filmde. Halbuse işin aslı öyle değilmiş.
Filmde karakterler doğru şekilde anlatılmamış bence. Tommy bildiğin kılıbık gibi gösterilmiş mesela. Ruth onunla zorla beraber oluyormuş, sevişmeleri bile Tommy’nin kontrolünün dışında gerçekleşiyormuş gibi… Kitapta bu ikisinin çıkmaya başlamaları biraz üstünkörü geçiliyorsa da, Tommy’nin bu kadar zayıf bir karakter olmadığını ve Ruth’un zorlamasıyla beraber olmadıklarını söyleyebilirim. Kathy hadiseyi tam çözememiş olsa gerek ki, ne zaman, nasıl ve neden beraber oldukları üzerine hiç düşünmüyor. İnsan “Tommy’yle Ruth ne alaka ki” diye düşünmesini bekliyor, ama böyle yapmıyor. Sanki okulun ilk gününden beri Tommy’yle dalga geçen o güruha Ruth da dahil değilmiş, kendisi sürekli Tommy’nin sinir krizlerini sakinleştirip onunla dertleşmiyormuş, birbirlerinin en iyi arkadaşı değillermiş gibi, Ruth ve Tommy’nin beraberliğini çok doğal algılıyor Kathy. Bi yerde bile “Bu ikisini yan yana görmeye dayanamıyordum, çok sinirlerim bozuluyordu” filan gibi bir düşüncesi geçmiyor. Hayatlarının ellerinden alınacağını kabul ettikleri gibi, başlarına gelen diğer her şeyleri de kabulleniyorlar sanki. Oysa Kathy bu kadar teslimiyetçi ya da korkak bir kız değil; yeri geldiğinde Ruth’un saçma sapan davranışlarını yüzüne vurabilen birisi. Öte yandan Tommy’yle beraber olmalarına neden bu kadar teslimiyetçi yaklaşıyor, anlamak mümkün değil.
Yine filmdeki doğal bir eksiklik, Norfolk meselesi. Çocuklar için oldukça sembolik bir yer Norfolk. Okul yıllarında her nedense Norfolk kasabasını anlatan öğretmenleri hep “İşte burası da ufak bir kasaba, orda pek bir şey bulamazsınız” diyerek üstünkörü geçiyor. Oysa İngiltere’nin diğer bütün bölgelerini çok ayrıntılı bir şekilde anlatıyorlar. Bir süre sonra çocuklarda Norfolk kasabası, kayıp bir yer olarak algılanmaya başlıyor. Kaybettikleri eşyaları için sürekli “Norfolk’tadır kesin” diyorlar mesela. Bir oyun gibi onlar için. Filmde bu konuda hiçbir açıklama yapılmıyor. Bu yüzden de filmin en sonunda Kathy kızımızın arabadan inip gözlerini bir tarlaya dikmesini ve hüngür hüngür ağlamasını anlamsız buluyorsunuz. Oysa Norfolk müthiş bir simge orada.
Kitabın en sonunda Kathy Norfolk kasabasından geçerken bir açıklığa geliyor. Rüzgarın savurduğu çerçöp, açıklığın etrafını saran dikenli tellere yapışmış; kıyafetler, sayfalar, gazeteler, bi bilmemne… Orada kaybettiği çocukluğunu bulabileceğini düşünüyor Kathy ve kaybettiği tüm arkadaşlarını, arkadaşlarından uzakta geçirdiği yılları… Uzaklardan ona doğru yürüyen bir silüet görmeyi bekliyor, Tommy’nin ya da Ruth’un ona doğru geldiğini görmeyi bekliyor. Kitabın her sayfasında ayrı bir daralma yaşarken, bu noktada artık resmen isyanlara gark oluyorsunuz, bu kadar da olmaz hissiyatı ayyuka çıkıyor, koş Kathy, hayatını kurtar, bakma ardına diyesiniz geliyor.
(Burdaki klipleri embed yapamadım, bi zahmet izlerseniz…)
Buradaki gibi olmuyor bu konuşma. Filmin bu sahnesinde öyle bir şekilde anlatıyor ki öğretmen, sanki o ana kadar çocuklar hiçbir şeyin farkında değilmiş de, hoca söyleyince fark etmişler gibi. Kitapta ise Kathy ve diğerleri, öğretmenlerinin anlattığı şeyleri çok fazla sallamıyor. Bir noktada hepsi farkında olayın, her nasılsa… Kimse onlara açık açık “Meraba organ bağışçısı çocuklar, büyüdüğünüz zaman hepinizin organlarını başkalarına vericez ve siz de öleceksiniz, hadi bakayım koşun şimdi derslere” demiyor açık açık. Ama biliyorlar işte.

Bu sahne de büyük bir yalan. Kitapta Ruth böyle bir şey demiyor asla. Bir gün buna benzer bir konuşma olduğunda, Ruth Kathy’nin sürekli farklı farklı kişilerle yatması konusunda bir konuşma yapıyor sadece. Gayet mahcup bir şekilde, utana sıkıla diyor ki, “Tommy seni çok seviyor biliyorsun, sana çok değer veriyor, ama sürekli rastgele birileriyle olan “hoppa” kızlardan hoşlanmıyor.” Kelimeler tam olarak böyle değilse de, bu içerikte bir konuşma var. ve Ruth hiçbir zaman açık açık Kathy ve Tommy’nin asla beraber olamayacağı konusunda bir konuşma yapmıyor. Bir yandan da iyi bir kızcağız yani.

Son tahlilde fikrimi sorarsanız, filmin pek de güzel olduğunu düşünmüyorum. Kitap çok daha güzeldi ve pekala gerçekleşebilecek bir olayı anlatıyordu bence. 2006’da Dolly’nin kopyalanmasının ardından bu tip umutlar ayyuka çıkmıştı. Bir dönem herkes klonlama yoluyla hastalıkların geçirilebileceğini ve herkesin uzun yıllar, sağlıklı bir şekilde yaşayabileceğini anlatıyordu. Bu tip bir projenin ve insanlık utancının ucundan dönmüş olabiliriz pekala. Bu açıdan kitap benim çok çok ilgimi çekti. Çocukların kaçmasını, isyan etmesini, mutlu olmasını beklerken kitabı çöt diye bitiriveriyorsunuz, diğer sayfaları çeviriyorsunuz ısrarla. Sürekli neden kurtulmaya çalışmadıklarını düşünüyor, sonra “ben olsam…”lara başlıyor, bir yerden sonra hayatınızda teslimiyetçi yaklaştığınız anları, biraz daha uğraşsanız belki başarabileceğiniz bir olayı ve arkadaşlıklarınızın önemi üzerine kafa yormaya başlıyorsunuz. En azından bende bu duyguları yarattı kitap. Bu yüzden filmi değil ama kitabı kesinlikle tavsiye ederim.

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Hafta ortası molası: Bazı güzel kitaplar
Bulut Atlası
Efsane mevhumu…
Yıldız Tozu sorunsalı
  • o çaresizlikleri nasıl üzmüştü beni ya. filmi izledikten sonra böyle allahım nasıl karamsardım o akşam, içim sıkılıyor sanki gerçekte böyle bir şey varmış gibi ciddi ciddi dertleniyorum falan. film o havayı çok başarılı yaratmış onu kabul etmek lazım ama kitapla tutarlılıklar konusunda sen haklısın dostum, hele norfolk konusu baya kilitti ayıp edilmiş. bi de çok alakasız da carey mulligan çok tatlı değil mi be yaaaa ^_^

  • evet işte, ucundan dönmüş olabiliriz böyle bir şeyin. o yüzden de darlanıyor insan. bir yandan bazı insanların hayatlarını uzatma şansı var, bir yanda da insanlığa hiç yakışmayan bir durum. gençler ölmesin demek, bunun etik dışı bir durum olduğunu savunmak, bekara karı boşarmışçasına kolay. bugün böyle bir uygulamaya başlansa karşı çıkabilir miyim, yoksa kitaptaki insanlar gibi bilmemezlikten mi gelirim bilemiyorum. biraz da darlanmamın sebebi oydu sanırım.

    carey mulligan baya net de, esas andrew garfiellddddddd ^^

  • “Önce kitabı okurum, sonra da filmi izlerim!” diye havalı havalı gidip ikisini de almıştım geçen sene. Ancak hiçbirine sıra gelmedi. O nedenle atlıyorum bu yazınızı, döneceğim sonra 🙂

  • YAAA ama çabuk okuu, sonra da konuşalım üstüne ^^

  • Amin 😀