29
Haz
2012
0

Gençler anlayabilse, yaşlılar yapabilse…

“Gençler anlayabilse, yaşlılar yapabilse…”şeklindeki Fransız atasözü, bu kitabın konusunu bir çırpıda özetliyor aslında. Ama olsun, ben yine de uzun uzun anlatacağım bu kitabı.
 
John Scalzi’nin yazdığı “Yaşlı Adamın Savaşı” kitabı, bana çok gerçekçi gelen, ama bundan çok uzak bir geleceğin tasvirini yapıyor. Yıllar yıllar sonra bir gün, Amerika’nın başı çektiği bir blok ile Hindistan’ın başı çektiği bir başka blok savaşa girer ve Amerika Hindistan’ın büyük bölümünü, nükleer silahlar kullanarak haritadan siler. Hintliler de elde avuçta kalanı toplayıp uzayda bir koloni kurmaya karar verirler. Söz konusu koloniler başka gezegenlere de yayılır ve Hintliler normalde fizik kurallarına göre imkansız sayılan bazı araçlar ve silahlar da geliştirerek, uzayda çok başarılı bir kolonileştirme hareketi yürütmeye başlarlar. Ancak bu iş feci miktarda bir insan sermayesi, yani asker gerektirmektedir. Bunun için de dünyadan, baş kahramanımız John Perry gibi bazı gönüllüler almakta, onları mükemmel askerler “haline getirerek” kullanmaktadırlar.
Söz konusu gönüllü askerler, mutlaka 75 yaşını doldurmuş olmak zorundalar. “Peki de, neden huzur içinde ölmek varken bilinmeyen gezegen ve hatta evrenlerde, kendi ülkelerine yenilmiş bir ırkın geliştirdiği politikaya hizmet etsinler?” dediğinizi duyar gibiyim. Cevabı, Koloni Savunma Güçleri’nin (KSG), bu yaşlı bireyleri gençleştirmelerinde saklı. Yani 75 yaşında askere gidip, birkaç gün sonra 20 küsür yaşınıza dönebiliyorsunuz. Üstelik daha güçlü, daha atak ve nispeten zeki bir şekilde. Siz olsanız bence siz de bunu tercih ederdiniz.
KSG askeri olmanın birkaç tane, insanı düşündüren şartı var. Örneğin KSG’ye katıldıktan sonra bir daha asla Dünya’ya dönemiyorsunuz, hatta Dünya’daki kimseyle bağlantı bile kuramıyorsunuz. Bu da torun torba sahibi tonton nene ve dedeler için biraz üzücü bir şey tabii. İkincisi, gönüllü asker olduğunuz için, KSG’nin verdiği tüm emirlere uymak zorundasınız. Dini inançlarınızı, ahlaki tavrınızı filan bahane ederek, verilen bir emre itaatsizlik etmek yahut vicdani ret gibi bir sebep öne sürmek gibi bir durumunuz yok. 
Kitaptaki askerler askerliğe başlar başlamaz evrendeki diğer ırkları neredeyse etnik temizliğe tabi tutuyor ama, bunu çok da kafaya takmıyor. Tabii ki hepsi belli bir aşamada bazı sinir krizleri geçiriyor ve hatta kriz geçirmeyenlerden şüphe ediliyor. Ama uzaylı ırkların bir çoğu her silahsız insanı 3 saniye içinde ‘etkisiz hale’ getirme meraklısı olduğu için, kimsenin durup düşünecek vakti olmuyor ve vicdani ret gibi insani bir düşünce büyük ihtimalle o anda öldürülmeniz anlamına geliyor.
John Perry ve bölüğü askere ilk alındıkları zaman, tıpkı Full Metal Jacket filmindeki gibi bir eğitim çavuşuyla uğraşıyorlar. Hatta bu adamın söz konusu karaktere ne kadar çok benzediğine dair, kitapta da bir atıf bulunuyor. Adam ağzı bozuk pis bir adamın teki, ama bunun sebebi 75 yıldır insanların sahip oldukları çeşitli kişilik özelliklerini kırmak zorunda olması. Dedeniz, ananeniz ya da babanenizin askere gittiğini düşünsenize bir! Terliksiz dolaştığınız ve kıyafetiniz çok açık olduğu için nuh nebiden kalma bazı ahlaki değerlendirmelerle size müdahele etmeyi kendine hak gören, etrafındakilerden koşulsuz hürmet ve saygı görmeye alışmış, her an kalçasını kırma riskiyle yaşadığı için hayatının son yıllarını yalnızca ev-market güzergahında geçiren, yağmur yağınca romatizma ağrıları geçirmekten şikayet eden, güneş açınca hemen terlemekten şikayet eden kişiler bunlar. Bu insanlara askeri eğitim vermenin zorluğunu tahmin bile edemiyorum.
Kitabı okurken, aklınıza bu uzak gelecekle ve kullanılan teknolojilerle ilgili gelen hemen her soru cevaplanıyor. Hatta bazen aklınıza bile gelmeyecek sorular soruluyor ve evet, onların da cevapları kitapta mevcut. Bu açıdan biraz her şeyi hazır sunuyormuş gibi geldi bana. Öte yandan kuantum fiziği, karadelikler, yok efendim evrenler arası sıçrama gibi konularda Donnie Darko ve Geleceğe Dönüş’ten öte bilginiz yoksa, o zaman açıklamalar sıcak bir günde içilen bir bardak ayran gibi ferahlatıyor.
Hikaye, ahlaki sorular konusunda da aynı tekniği kullanıyor. Sürekli uzaylı öldürmekten bıkan, ufak çaplı bir nevi travma sonrası stres bozukluğu yaşayan askerlerin yaşadıkları çelişkilere her türlü cevap, diğer karakterler (ve tecrübeli askerler) tarafından sağlanıyor. Okuduklarınız sizi tatmin ediyor ve daha fazla “ama olur mu öyle şey?” demenize gerek kalmıyor. Bir nevi okuyucuyu da o askeri mantaliteye sokuyorlar gibi yani; sorgu dozunu anarşikliğe kaydırmadan, verilen cevaplarla yetinme hali… Aynı şey, eskiden Amerika’da senatörlük yapmış bir abinin “bu kadar savaşa ne gerek var canım, önce diplomasiyi denesek?” önerilerinde de kendini gösteriyor. Pek tabii başarısız olan bu fikrin, pratikte de imkansız olduğu anlatılıyor. Üstelik burada “ne yazık ki” bir başarısızlığı yok diplomasinin; daha çok “bak gördün mü” temalı bir başarısızlık söz konusu.
 
(Usul gereği, aşağıdaki fotoğrafın spoiler içerdiğini belirteyim)
Kitaptaki ölümler çok düz anlatılıyor. En epik olanı ise Maggie’nin feci ölümü.
Hikayenin çok komik bir bölümünden de kısaca bahsetmek istiyorum. Bizim dedeler ve neneler bir anda kendilerini 20 yaşlarında ve oldukça fit bulunca tabii, normalde yapamayacakları bazı şeyleri yapabilmeye başlıyorlar. Buna 30 metrelik bir yerden atlayıp sadece minik bir kırıkla kurtulmak, birbirinin ağzını burnunu kırarak dövüşmek ve pek tabii, tavşanlar gibi sevişmek de dahil. İşte bu gençleştikleri günlerde orduyu temsilen bir yetkili “Bundan sonraki askerlik günlerinizde eğlendiğiniz tek zaman bu gemide geçirdiğiniz 1 hafta olacak. O yüzden size tek bir emir veriyorum: Eğlenin” şeklinde bir konuşma yapıyor. O andan itibaren de herkes umarsızca sevişmelere başlıyor. İşte bu baya komikti.
Ben bilimkurgunun genelde Ursula’vari, soru sorduran ve insanı kendinden filan şüpheye düşüren çeşidini seviyorum. Ancak bu kitap öyle pek düşündürtmek amaçlı filan yazılmamıştı. Bununla beraber John Scalzi’nin kurduğu evren(ler), yaptığı uzaylı tasvirleri, hikaye içinde hiç de ekşi durmayan ufacık aşk hikayesi ve destansı bir şekilde anlatılan kahramanlıklar, mükemmele yakın bir kitap ortaya çıkarmış. Bitmesin diye uzun süre direndiğim, okumadığım, 2 sayfa okuyup bıraktığım ve 10 dakika sonra dayanamayıp yine elime aldığım bu kitabın, tek kitap olmadığına da ayrıca sevindim. Serinin ikinci kitabı olan Hayalet Tugay Haziran ayı içinde bir ara basılmış ve şu an kitapçılarda bulunabiliyor. Devam kitapları olan The Last Colony ve Zoe’s Tale ise henüz İngilizce’den çevrilmemiş. Ama İthaki Yayınları’nı biliyorsam, birkaç aya 3. kitap da raflardaki yerini alır.

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Damızlık Kızın Öyküsü: Erkekler de yanar, hem de nasıl yanar
Hafta ortası molası: Bazı güzel kitaplar
Arrival’ı anlama kılavuzu: Kullandığımız dili değiştirmek bizi de değiştirir mi?
Ransom Riggs’den Miss Peregrine’in Tuhaf Çocukları serisi: Uykudan önce gerçek masallar
  • Uzundur bir bilimkurgu yazarını beğenmemiş bizler için şahane bir yazar bu! 🙂 Hayalet Tugay’ı da okumalısın kuzum kesinlikle! Bir de en şahanesi adam çok başarılı espriler yapıyor…