20
Ağu
2012
0

Hepimiz uyurken…


Kapaktaki hanımkızı ilk bakışta tanıyamayanlara hak veriyorum. ve bir an önce V for Vendetta izlemelerini tavsiye ediyorum.

Geçen haftalarda izne çıktığımda yanımda sadece Uyandığında vardı. Yemeyip içmeyip sürekli onu okudum. Bu denli soluksuz okumamın en büyük sebebi ne kurgusu, ne yaptığı eleştiriler, ne de kitapta anlatılan, çoğu zaman beni sinirlendiren aşk hikayesiydi. Beni en çok çeken şey, Hannah isimli baş kahramanın inancını hiçbir koşul altında kaybetmemesiydi.
Kitapla ve konusuyla ilgili çok şey yazılıp çizildi. Malum, konusu son birkaç aydır ülke gündemine bir gecekondu edasıyla oturtulmuş, bu sayede dikkatler pek kıvrak bir şekilde asıl konudan saptırılmış olan, kürtaj meselesi. Kabaca özetlemek gerekirse; belirsiz ama yakın ve mümkün bir gelecekte, Amerika tamamen Hristiyanlık merkezli bir devlet haline gelmiştir. Öyle ki, hukuk kuralları dinle bütünleşmiştir ve dine aykırı “suçlar” işleyenler hukuk sistemi tarafından mahkum edilmektedir. Fakat bu sefer de hapishaneler çok fazla dolduğundan, Amerikan hükümeti çareyi “Renklendirme” diye bir süreci devreye sokmakta bulmuştur. Yani suçlulara, derilerini işledikleri suça göre renklendiren bir virüs enjekte edilmekte, bu işlem de 6 ayda bir tekrarlanmaktadır. Bir nevi şartlı tahliye süreci… Renklendirmeye gitmeyip devletten kaçmaya çalışanları ise feci bir son beklemektedir; virüsün etkisi azalmaya başladıkça artan şizofreni ve sonrasında da çoğunlukla ölüm.
Evanjelik beyazların oturduğu bir mahallede, aşırı dindar bir ailede büyüyen Hannah, kitabın baş kahramanı. Tam bir ev kadını ve anne olmak için doğmuş olan ablası Becca’nın aksine Hannah, üniversiteye gitme hayalleri kuran, küçük yaşlarından beri her şeyi sorgulayan, hatta bu yüzden zaman zaman annesinden azar işiten (“Çok sorma her şeyi bakayım!”), ailesinden gizli gizli kütüphaneye gidip kitap okuyan ve yine gizlice, arkadaşlarıyla gezmeye giden bir genç kız. Bunları öğrenince klasik bir asi gençlik tiplemesi gelmesin aklınıza; günah olduğunu düşündüğü için griden başka renk giymez Hannah. Çok iyi bir terzi olmasına rağmen, annesi “fazla ilgi çekici” bulduğu için gizliden gizliye eflatun tuvaletler dikip, aynanın karşısında kendini izlemeyi sever mesela. Babasını kırmaktan, üzmekten ölesiye korkar Hannah ve içinden başka türlüsü geçse de, onun sözünden (ya da İsa’nın sözünden) çıkmamaya gayret eder.
***yerinde uyarı üzerine spoiler bildirisi***

Derken bir gün, cemaatlerinin papazı olan Peder Aidan Dale ile tanışır. Bir sebepten, ikili arasında ikisinin de kontrol edemediği bir çekim olur. Uzun süre karşı koyarlar bu tensel çekime, zira peder olması bir yana, adam aynı zamanda evlidir de. Hannah ise kızoğlankız’dır, malum; dindar ailenin “mürüvveti görülesi”, hatta Türk olsaydı kesinlikle kırmızı bir kuşakla uğurlanası kızı… Fakat olan olur ve ikili arasında uzun süre devam eden bir kaçamak başlar. Hamile kalan Hannah’nın kürtajdan başka seçeneği kalmaz. Sevgilisine hamile olduğunu söylerse, adamın her şeyi bırakıp onunla evleneceğinden, sonsuza dek mutlu filan olacaklarından da emindir üstelik. Fakat adam Afrika’da açları doyuran, cemaatlerinde pek çok kişiye yardım eden, hatta ülkede İnanç Bakanlığı’na doğru giden başarılı bir kariyere sahip birisidir. Hannah dünyanın sevgilisine, ondan daha fazla ihtiyacı olduğunu düşünerek, sevgilisinin çıkarlarını kendi dini inancından bile üstün tutarak kürtaj yaptırır. Hem de büyük bir günah işlediğini bilerek, hissederek. Bir şekilde bu ortaya çıktığında da birinci derece cinayetten yargılanır, sevgilisinin ve kürtajı (tabii ki kaçak olarak) yapan doktorun adlarını vermediği için de 16 yıl boyunca kırmızı renkte gezmeye mahkum edilir.

Öyle basit bir “kürtaj dine aykırı mıdır, değil midir?” eleştirisi ya da retoriği de yok kitapta. Yazar gittikçe daha da dindarlaşan Amerika’nın halinden duyduğu endişe sonucu çok güzel bir distopya ortaya çıkarmış ve hikayeyle beraber kürtajı dini açıdan sorgularken, aynı zamanda kürtaj yaptıranlarla mükemmel şekilde empati yapmamızı da sağlamış. Kız kürtajın büyük bir günah olduğunun gayet farkında. Bunu hem istemeden, hem de isteyerek yapıyor. Yani feministlerin en bilindik mottosu olan “seçim yapma hakkını” kullanıyor. Onu sadece aşırı dindar ve gaddarlık boyutunda uygulamaları olan bir cemaat evi kabul ettiğinde, hiç sorgulamadan rahibe başlığını takıyor, inzivaya çekiliyor, kürtaj yaptırarak ne büyük bir günah işlediğinin yüksek sesli vaazlarla kendisine her gün hatırlatılmasını kabulleniyor, yani kendisinden istenen her şeyi yapıyor. Çünkü bunu hak ettiğini düşünüyor. Çünkü bu derece dindar.
Hannah’nın kürtajla ve yaşadığı bu ortamla ilgili düşünceleri gayet felsefik ilerlerken, kitabın bir yerinden sonrası çok hareketli bir maceraya dönüşüyor. Bir nevi Klu Klux Klan tarzında çalışan, toplumdaki özellikle kırmızı renklileri yakalamak, onlara işkence etmek, en sonunda da onları öldürmek işlerini kendisine görev bilmiş olan Yumruk adlı örgüt, Hannah’nın peşine düşüyor. Onlardan kurtulmaya çalışan Hannah, kendini bir anda çok farklı bir ortamda buluyor. Düşüncelerine aslında hiç katılmadığı, fakat onları haklı bulduğu bir feminist örgüt, Hannah’ya Yumruk’tan kaçması ve sınırı geçip Kanada’ya sığınabilmesi için yardımcı oluyor. Bu noktadan sonra felsefe dozu azalıp, macera dozu ve her an herkesten şüphelenme halleri artıyor. Sınırı geçmeye çalışırken bir anda kendini kadın pazarlayan insanların eline düşmüş olarak bulduğu andan itibaren de kayışları kopuyor; dini inancı baştan aşağı değişiyor.
***spoiler bitti, gözlerinizi açın***
Başına Küçük Emrah’tan bile daha sık ve büyük felaketler gelmesine rağmen Hannah Tanrı’ya olan inancını hiç yitirmiyor. Dini inancını, sistemi, hatta kendini bile sorguluyor bu süreçte. Kendini feci şekilde suçlu görmesine rağmen, bir yerden sonra “Aslında sorun tamamen bende değil lan” çıkarımına zor bela ulaşıyor. Ama bütün bu süreçte Tanrı’yı bir kez olsun inkar etmiyor, sesini duyuramayacağını düşünse bile ona dua etmeyi sürdürüyor. Bu kitabın en ve de en ilginç yanı da buydu bence.
Öte yandan kitapta beni müthiş sinir eden bir karaktere de değinmeden edemeyeceğim. Hannah’nın ablası Becca, etrafımda da sürekli gördüğüm, gerizekalı bir kadın profiline sahipti. “Evimin kadını, çocuklarımın anası olayım” hayaline bulduğu ilk erkeği “direk(t)” olarak oturtan, adamın yediği her haltta “kocamdır, hakkıdır” ya da “yok aslında öyle birisi değil ki yani” şeklinde meşrulaştırmalara bol bol başvuran bir kadın. Beyaz atlı prensle eş tuttuğu kocasının gittikçe daha da bağnaz ve hastalıklı bir ruh haline büründüğünü, kocasından okkalı bir yumruk yediğinde bile fark edemeyecek kadar sözümona aşık bu kadın. Bir yandan kız kardeşini yaşadığı zorluktan kurtarmak, ona evini açmak, yanına sığındığında bir kap yemek filan verebilmek istiyor, bir yandan da kocasının sözünden çıkarsa dünyaların yıkılacağını, kıyametler kopacağını, mükemmel aile tablosunun feci şekilde zarar göreceğini düşünüyor. Bu, kocasının dediğinden mümkün mertebe çıkmayan kadın profiline Everest boyutlarında sinir olduğumdan, Becca’nın hıyarlıklarını asla affetmezdim Hannah’nın yerinde olsam.
Sözü gelmişken Aidan’a da değinmek isterim. Korkaklık ve şerefsizlik boyutlarını zorlayan bu adam, bir yandan “Mea Culpa” tavırlarıyla kendine işkence ediyor, öte yandan Hannah’ya hiç sahip çıkmıyor. Olan bizim mülayim kızımız Hannah’ya oluyor ve Aidan onun banka hesabına bir miktar para göndermekten başka hiçbir şey yapmıyor. Tabii çok üzgün, çok aşık, çok pişman filan olduğunu anlıyoruz kitabın gidişatından. Fakat Hannah’nın yaşadıklarının yanında, bir kadının yaşadıklarının yanında bunlar ne ki? Kitabın en sonunda “erkeklik” adımı atan Aidan bize biraz biraz kendini affettiriyor belki. Ama yazar bu kısmı biraz zorlamış, “Hadi hadi böyle küs olmaz, barışın bakayım” edasıyla yapmış gibi duruyor. Hepimiz biliyoruz ki gerçek hayatta bu denli korkakça davranan bir erkek, her şey olup bittikten sonra bile yediği haltı itiraf edip kendini öne atmaz. Bu noktada Aslı Tohumcu’nun şu pek sinirli yazısına da göz gezdirirseniz sanırım bana hak vereceksiniz.
Her yazımda adet olduğu üzere, okusanız mı okumasanız mı konusundaki tavsiyemi açıklıyorum: Kesinkes okuyun. Bir kadın için içinde büyüyen bir cana kıymak asla ve asla kolay bir iş değil. Bunu herkes bir anlasın istiyorum ve kitap bu konuyu çok iyi açıklıyor bence. Sonra da bu işin tamamiyle politik olduğunu, öyle dini inanışlarla, efendime söyleyeyim “Allah’ın verdiği can alınmaz” mottosuyla filan hiç alakalı olmadığını, gayet mümkün bir kurguyla anlatıyor yazar. Kadınsanız okuyun, erkekseniz iki kez, sağına soluna notlar alarak filan okuyun.

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Hafta ortası molası: Bazı güzel kitaplar
Arrival’ı anlama kılavuzu: Kullandığımız dili değiştirmek bizi de değiştirir mi?
Amerikana – uzaklardan gelen güzel roman
Ufak bir Stefan Zweig Maratonu
  • 1984 gibi yakin gelecegi konu alan karanlik distopyalari cok severim. Hele ki kapak tasarimina da “V for Vendetta” ilham vermiş. Beni kitabi okumam gerektigine fazlasiyla ikna ettin Eda dostum, ancak bazi yerlerde fazla mi spoiler oldu? 🙂 Hannah’nin nereden nereye kactigini hangi dernekten yardim alacagina kadar.. Ama iyi yaptin iyi, merakimizi iyice cezbettin ve kitabi okumaktan baska secenegimiz kalmadi 🙂

    Kuürtaj konusunda da, o anki durum ve vaziyetin isiginda tamamen ciftin kendi basina almalari gereken bir karar. Baska kimsenin de söz hakki ve görüş bildirme hakki yoktur.

  • dostum uyarın yerindeydi ve hemen gerekli bildirimleri ekledim yazıya. öperim.

  • Ben de gecenlerde okudum ve oldukca begendim. Yazi da guzel olmus efenim ellerinize saglik.

  • kitabı okumak istedim, listeme de ekledim ama itiraf ediyorum ilk iki paragraf yeterliydi, diğer kısımları atlamayı tercih ettim…

  • Karşı ütopyalar beni paranoya sınırlarına yaklaştırdıkları ölçüde ilgimi de çekiyorlar… Ne yapacaksak…

  • Bu kitabı, yazını okuduktan sonra aldım ve sinema/işten fırsat buldukça elimden bırakamadım. Çok beğendim. İyi ki yazmışsın ve okumama vesile olmuşsun, teşekkürler 🙂