15
Oca
2014
0

Ender’in Oyunu ya da Ender benim için neden bir çeşit peygamberdir?

Ender Wiggin 6 yaşında bir çocuk. Ama Orson Scott Card’ın omuzlarına yüklediği sorumluluk çok büyük…

6 yaşımı düşünüyorum da… İlkokul birinci sınıftaydım. Hayattaki en büyük eğlencelerimden birisi, geç saatlere kadar çalışan babam için, annemle beraber fasulye ve çubuklardan oluşan cümleler bırakmaktı. Gece eve geldiğinde bunları bulacak ve kızının okumayı ne kadar çabuk söktüğünü görecekti. Kız çocukları bayılır babalarının onları takdir etmesini… [Bu arada bu renkli fasulye işi hala kullanılıyor mu ya? Ne büyük eğlenceydi…]

6 yaşında bir çocuğun genelde bu tip dertleri olması idealdir. Öyle varoluşsal sorgulamalarının olmaması, yüksek bir egoya sahip olmaması beklenir bu yaştaki çocuklardan. Andrew “Ender” Wiggin’in derdi ise bambaşka. 6 yaşında bir çocuk ama, hayattaki en büyük amacının, hatta “raison d’etre”inin, Dünya gezegenini uzaylılardan kurtarmak olduğunu düşünüyor. Haklı da.

Yaşadığımız yüzyıldan birkaç yüzyıl sonra, Star Trek jargonuyla “First Contact” (İlk Temas) sağlanır ve uzaylılar varlığımızı keşfeder. Ancak kitapta “Bugger” (böceğimsi) olarak geçen bu uzaylı ırkı, öyle barış için filan gelmez, dünyanın lideriyle görüşme bile talep etmez. Yaptıkları ilk iş, dünyanın en büyük medeniyetlerinden olan Çin’i dünya haritasından silmek ve bizleri yavaş yavaş kolonileştirmeye çalışmak olur. Dünyalılar da durur mu, yapıştırır ‘cevabı’… Kıran kırana bir Bugger Wars başlar. Tüm dünya devletleri, tek ve en korkulu düşmanları karşısında birleşir. Büyük bir şans eseri, çok basit bir taktik sayesinde, uzaylı filosunu mahvederler. Uzaylılar ardlarına bakmadan kaçsa da, insanoğlu o korkuyu yaşamıştır bir kere. Böceklerin geri geleceğinden emin olarak, gelecek tüm nesillerini de bu korkuyla yetiştirirler.

Amerika’dan geriye kalan hükümet, gelecek nesilleri eğitmek için zeka ürünü bir yöntem benimsiyor kitapta. “Biz 15 yıl boyunca onları birer yurttaş eylemek için her birine yatırım yapalım, eğitimi bedava edelim, onlar da ergenlikte her şeyi silsinler tamamen… Yoooğk öyle şey!” diyen hükümet, bebeklerin zekalarına doğmazdan evvel müdahale etmeye karar veriyor. Bazı çocukların özellikle çok zeki doğması sağlanırken, fiziksel ve en önemlisi zihinsel süreçleri de, beyinlerine konan ve “monitör” denilen bir çip zamazingosuyla takip ediliyor. Belli bir yaşta da bu monitör çıkarılıyor ve söz konusu çocukların orduya alınıp alınmayacağı konusunda karar veriliyor.

Ender’ın abisi Peter, bu umutlarla, ordu tarafından müdahale edilerek “yapımına katkıda bulunulan” bir çocuk. Peter’ın su katılmamış bir iblis gibi davranması sebebiyle ordu Peter’ı aralarına almamaya karar veriyor. Ablası Valentine da ordunun Wiggin ailesine verdiği ikinci şans. Fakat bu sefer de Valentine aşırı empatik ve duygusal bir çocuk oluveriyor. Yani Peter’ın kapkaranlığı karşısında bembeyaz bir çocuk… Doğumlar üzerinde hat safhada kontrol sahibi olan devletin ikinci bir çocuğa izin vermesi, Wiggin ailesini çok özel kılıyor. Ancak Valentine de ordunun istediği özelliklere sahip olamayınca, ülkedeki hiçbir aileye tanınmayan bir hak tanınıyor Wiggin’lere: Üçüncü bir deneme daha yapılıyor ve ortaya Valentine’ın adını tam telaffuz edemediği, bu yüzden hayatı boyunca “Ender” olarak anılacak Andrew Wiggin çıkıyor. Kara ve beyazın ortalarında, zaman zaman koyu griye kaçan karakteriyle, bilmeden edindiği takma isimle müsemma…

Ender’ın kimliğini tanımlayan en önemli öğe, abisi Peter’ın şeytanın evladı gibi davranması ve ablası Valentine’in de onu her daim Peter’a karşı koruması. Şeytanın evladı benzetmesine güldünüz biliyorum ama hiçbir abartı yok. Daha kitabın en başlarında, o sıralar 9 yaşında olan Peter Ender’ı öldürmekle tehdit ediyor ve şöyle diyor mesela; “Peki, bugün o gün değil belki. Ama bir gün ikiniz bir arada olmayacaksınız. Bir gün bir kaza olacak. Bu sohbeti yaptığımızı unutacaksınız, ya da şaka yaptığıma kanaat getireceksiniz. Sonra Ender’i öldüreceğim ve Valentine bunu benim yaptığıma ihtimal vermeyecek ve sessiz kalacak.”

Anlatabiliyor muyum bu çocuğun manyaklığını…

Ordudaki çocukların zeka gelişimi ve çeşitli becerilerinin ölçülebilmesi için, ellerindeki tabletlerde yine ordunun geliştirdiği bir bilgisayar oyunu var. Bu oyunda karşılaştıkları zorlukların üstesinden nasıl geldikleri, oyun tarafından komutanlara rapor ediliyor. Ender ordu kademeleri içinde yükselirken, karşısına sürekli çeşitli oyunların çıkartıldığına şahit oluyoruz. Savaş oyunu, masal diyarındaki devi öldürme oyunu, diğer taburlarla savaşma simülasyonları filan derken, Ender artık oyun ve gerçeği ayırt edememeye başlıyor. Kitaba adını veren de bu ‘oyun’ havası. Hemen her askerin yaşadığı o vicdan ve ruh karmaşası içindeyken, feci şekilde kandırıldığını fark etmiyor Ender. Bu kandırılma sonucu Ender adını insanlık tarihine altın harflerle yazdırıyor ama, öleceği güne dek kendinden ve cümle insanlıktan nefret ediyor.

Çocukların zekalarına bu şekilde müdahale edilmesi korkunç bir şey mi yoksa hemen uygulanması gereken bir şey mi, karar veremiyorum. Ergenlik sonrası neredeyse sıfırlanan eğitim ve öğretim becerilerini kaybetmemeleri için “hızlandırılmış erişkinlik müdahalesi” yapılması bana baya mantıklı geldi mesela. Bu noktada Mi Minör’deki diktatör gibi konuştuğumun farkındayım ama mesela şöyle düşünün: Hanginiz ‘gençlikte şu hatayı yapmayaydım keşke’ demedi ki hayatı boyunca? Ve o hataların çok, hem de çok büyük bir çoğunluğunun yapılma sebebi de hormonlar idi eminim. Üzerinde düşünmeye değer bir konu bence.

Ender’in hikayesinde bilimkurgu ve ruhanilik iç içe. Bir yandan biyolojik ve fiziksel gerçekler anlatılıyor mesela, bir yandan da Orson Scott Card’ın ruhaniliğinden izler görüyorsunuz. Mormon inancına mensup olan Scott Card, karakterlerinde inanışı sürekli sorgulamakta. Üstelik bir bağnaz gibi davranmıyor ve karakterlerin illa ki yüce inanışlara kavuşmaları gerekmiyor. Fakat anlatımı öyle gerçekçi ki, insana “acaba öyle mi oluyor cidden” dedirtiyor, ne yalan söyleyeyim… [Ya da belki ben inancı zayıf bir insan olduğum için, böylesi harikulade ve gösterişli bir anlatımla karşılaşınca ona sarılmak istemişimdir bilemiyorum.] Ama örneğin yapay zekaya sahip bilgisayar Jane’in evrendeki ruhlar arasında dolaşmasının anlatıldığı bölümler sonrasında sarsılmamak elde değil. Hele de iyi bir edebi eserin bir insan için ne kadar yaşamsal olduğunu takdir eden biriyseniz…

Kitabın geçtiği tarihlerde devletlerin dinleri kaldırdığı, çünkü efektif olmadıklarını fark ettikleri anlatılıyor. Kendi içinde Tanrı inancını sürdüren, az biraz da ibadetlerini sürdüren insanlar var. Ancak hadi pazar günü kiliseye gidelim John, Cuma günü namazda seni göremedim Alaaddin gibi sohbetler yok.Çünkü kalkmış bu uygulamalar. Ancak anne ve baba Wiggin inançlı birer Katolik. İlerki kitaplarda, Vatikan’a bağlı bir Katolik kilisesinin de bulunduğu bir gezegene giden Ender bu durumu politik olarak lehine çevirebiliyor. Burada klasik anti-ateist tezlerden birinin tezahürünü görüyoruz bence. Din bilime ya da uzaylı istilası gibi “acil durumlara” kurban giderse/gidebilir/gitmesin şeklinde bir korkuyu yansıtmış Scott Card. Bunu pek mantıklı bulmadım; insanlık nereye doğru evrilirse evrilsin, kurumsal olarak dinler yok olsa bile, inanç her zaman varlığını sürdürecektir bence. Üstelik herhangi bir ülkenin iktidarının dinleri yasaklaması da biraz “vücudun nazik yeri” ister, bilmem anlatabildim mi…

Ender’in oyunu 1985’te yayınlanmış. Ta o zamandan tablet bilgisayar teknolojisini öngörmüş bu adam. İnternet olayının ne biçim de gelişeceğini, internette yazılan blog yazıları sayesinde neredeyse dünya politikasının şekillenebileceğini hep öngörmüş Orson Scott Card. Bu yüzden de bir nevi Jules Verne diyebiliriz. 62 yaşında tonton bir dede şu an Scott Card. Ama işte aşırı dindar bir kişi olması dolayısıyla misal eşcinsel evliliğe karşı kendisi ve bu konudaki beyanatları yüzünden “eleştiri oklarının hedefi oluyor” zaman zaman. Neyse, o da kendi görüşü diyorum, edebi yaratılarına duyduğum saygıyı azaltmasına izin vermiyorum.

Ender’in bir de filmi çekildi. Korkarım iyi bir hasılat elde etmiş, ama inşallah duyguları sinelerinde kalır da devam filmlerini çekmezler. Eğer yazının buralarına kadar sabrettiyseniz, Ender’in benim için bir idol olduğunu, onu karizmatik bir lider gibi filan gördüğümü, hatta -ya dur söyleyeyim…- peygamber gibi filan gördüğümü anlamışsınızdır. Ki ikinci kitap olan Ölülerin Sözcüsü, genel olarak Ender’in bir çeşit peygamberliği ve bunun uzay yaratıkları üzerindeki etkisi hakkında. Yarın öbür gün, bu Uçan Spagetti Dini (Pastafaryanlık) gibi Ender dini kurulursa ön saflarda yer alabilirim. İşte tam da bu yüzden, tıpkı inançlı Müslümanların Kur’an-ı Kerim’in filminin çıkmasını istemeyeceği gibi, ben de bu Ender serisinin filmi çekilmesin ve onu kimselerle paylaşmak zorunda kalmayayım istiyorum. İleriki günlerde neler olacağını göreceğiz.

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Damızlık Kızın Öyküsü: Erkekler de yanar, hem de nasıl yanar
Arrival’ı anlama kılavuzu: Kullandığımız dili değiştirmek bizi de değiştirir mi?
Carl Sagan’dan Mesaj: Uzaydan Gelen Hitler Selamı ve Bizim (Evrendeki) Büyük Yalnızlığımız
Andy Weir’dan Marslı: Hayatta kalmak için inat eden bir astronotun hikayesi
  • bloguna bayıldım bana da beklerim. 😀

  • Benden başka Ender hayranı var mı diye bakıyordum sizi buldum. Çoğunun Türkçeleri olmadığı için serinin neredeyse tamamını İngilizce okudum. Earth Awakens kaldı. Ender sevenler klübü kurarsanız katılırım.