22
Oca
2014
0

Paris’te bir kitabevi

Kitap sevenler için dünya üzerinde bir kaç tane kutsal sayılabilecek mekan varsa eğer, kuşkusuz Paris’teki Shakespeare & Company de bunlardan bir tanesidir. Ve ne mutlu bana ki geçtiğimiz ay bu kitapçıyı gezmek ve oradan alışveriş yapma şansına sahip oldum.
Paris’te bulunma sebebim, 8 yıllık sevgilim Handan ile 14 Aralık’ta birleştirdiğimiz hayatlarımızın ilk tatilinin keyfini çıkarmaktı. Ama biz bir balayı çiftinden daha çok tabanı yanık turist profili ile 1 haftalık zaman zarfında gezilmedik müze, sergi, kafe bırakmadan şehrin altınını üstüne getirdik. Paris gerçekten de bir açık hava müzesinden farksız. Her döndüğünüz sokakta bir anıtla, bir çeşmeyle ya da tarihi bir insanın iziyle karşılaşmanız mümkün. (Benim favorim çok anlamsız bir sokakta yürürken Voltaire’in öldüğü ev ile karşılaşmaktı mesela)
Paris’e olan hayranlığımın artmasında rol oynayan şeylerden biri de, seyrettikten sonra kalbimde taht kuran Woody Allen filmi “Midnight in Paris”. Zamanda yolculuk yaparak 1920’lerin Paris’inde dünya edebiyatının efsane yazarları F.Scott Fitzgerald, Gertrude Stein, Ernest Hemimgway’le tanışan, onlarla vakit geçiren bir yazarın fantastik hikayesi. Bu büyülü konsept Woody Allen’ın kendine has tarzı ve Paris gibi bir şehrin görüntüleri ile birleştiği zaman film de zaten otomatik olarak efsane kategorisine yükseliyor zaten.
Ben de kendi çapımda bu filmin ve Gertrude Stein’in koyduğu isim ile “Kayıp Jenerasyon“un izinden yürümeye çalıştım Paris’te bulunduğum sürede. Onların yürüdüğü yollardan yürüdüm. Onların gittiği kafelere gittim. Ve bu yolculuğun nirvanası da tabii ki Shakespeare & Company’den alışveriş yapmak oldu. Shakespeare & Company, 1920’li yıllarda Sylvia Bleach tarafından açılmış bir kitabevi. Ernest Hemingway, James Joyce gibi efsaneler için bir buluşma noktası olmuş tarihi bir kitapçı. 1940’ta Almanya’nın Paris’i işgali sırasında kapatılmış ve bir daha da açılmamış. Savaştan sonra 1951 yılında George Whitman, Seine nehri kıyısında “Le Mistral” adıyla bir kitabevi açmıştır. 1964 yılında ise kitapçının adını Sylvia Bleach’in anısına tekrardan “Shakespeare & Company” olarak değiştirmiş ve günümüze kadar da bu şekilde gelmiş.
Kendine has bir özü olan, hem orayı var eden hem de orayı ziyaret eden insanlar için bir değer yaratan, esas fonksiyonunun çok ötesinde anlam taşıyan yerlere bayılıyorum. Çünkü bu değerleri arıyoruz artık hayatımızda. Bize inanabileceğimiz ve kendimizi adayabileceğimiz güzel hikayeler sunan her şey gözümüzde apayrı bir seviyeye yükseliyor. Yoksa kitap satın almanın günümüzde 5 dakikalık bir olay olduğunu düşünürsek, basit bir kitapçının bize ne seviyede bir fonksiyonel fayda sağlamasını bekleyebiliriz ki? Ya da bu fayda bizim için ne kadar anlamlı olabilir? Ama Shakespearepeare & Company’ gibi yerler arkasındaki hikaye ve bizler için yaratmış oldukları anlamla, dünyanın diğer ucundan kalkıp gelen birinin bile hayran hayran gözler ile dakikalarca basit, küçük ve kalabalık bir kitapçının koridorlarında dolaşmasını sağlayabiliyor.
Hangi kitabı alacağıma karar vermekte gerçekten çok zorlandım. İmkanım olsa bir iki gün orada yatıp kararımı ondan sonra vermek isteyebilirdim ama kendime hızlıca yeni evlenmiş olduğumu hatırlattım ve George Orwell’in “Down and Out inParis and London” kitabı ve Paul Auster’in “The New York Trilogy” kitabıyla kasaya yöneldim. Parayı ödemeden önce bir tur da kasadaki çocuğa kitabevini ne kadar beğendiğimi, hayran olduğumu falan falan anlattım. (Bildiğin aptal aşıklar gibiydim) Handan da babasına The Great Gatsby kitabını aldı hediye olarak. Kasadaki çocuk kitabın hediye olduğunu duyunca ilk sayfaya kitapçının özel damgasını vurdu. Tabi ben bunu görür görmez ışık hızıyla atladım ve kendi kitaplarımı da damgalattım. Sonrasında bol bol kitap ayracını da bez torbamın içine attıktan sonra istemeye istemeye dükkandan çıktık.
foto-C4-9Fraf-2
Paris’te otel odasında başladığım George Orwell’in “Down and Out in Paris” kitabını geçtiğimiz günlerde İstanbul’da sıkıcı bir yüksek lisans dersinin arka sırasında gizli gizli okuyarak bitirdim. George Orwell’in daha Eric Blair’kenki hayatını kaleme aldığı bu ilk eseri, cebinizde beş kuruş olmadan Paris ve Londra’da nasıl hayatta kalabileceğimizi anlatan oldukça enteresan bir rehber. Paris kısmında restoranlardaki çalışma hayatını çok detaylı bir şekilde anlatan Orwell, Londra’da geçen bölümlerdeyse bir işte çalışma şansı olmayanların hayatta kalabilmek için yapması gerekenler hakkında okuyucuyu bilgilendiriyor; hangi pansiyonda 5 şiline kalınabilir, geceleri uyurken nelere dikkat etmek gerekir, hangi kilise hangi günler bedava ekmek ve çay dağıtıyor ve daha bunun gibi bir sürü şey.
Kitaplığımda artık güzide bir yerde duran bu özel kitabı etkileyici ya da sürükleyici bir hikayeye sahip olduğu için değil de, hayatımda önemli bir yere sahip olan Paris’teki balayım ve Shakespeare & Company’nin güzel anılarıyla hatırlayacağım.

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

babil.com ‘un tatlı jesti
Çocuklar için kitapçı
  • “esas fonksiyonunun ötesinde anlamlar taşıyan yerler”i milletçe çirkinleştirmeye, hatta ortadan kaldırmaya çok meraklı bir devletin vatandaşı olarak bu yazıyı hem merakla, hem de biraz buruk okudum. bizim kitapçılarımız kapanıyor, yayınevleri dava ediliyor, daha neler neler. keşke Shakespeare and Co. gibi yaşayan mekanlar daha çok olsa, dünyanın her yerinde.

    Üstteki dertli yorumum dışında da söyleyeceklerim var elbet. Ne iyi yapmışsınız da gezmişsiniz oraları! 🙂 Benim de çok gitmek, saatlerce gezmek istediğim bir yer Shakespeare and Co., bu sabah senden bu yazıyı okumak ne güzel oldu. 🙂

  • Ben de 2 ay kadar önce Shakespeare&Co.’ya ziyarette bulunmuştum. Gerçekten muazzam bir yer. Dokusu, kitaplar, yamuk yumuk merdivenler, eski koltuklar vs. Başka bir dünya gibi. Ancak pek çok insan içerisinde fotoğraf çektirmekten o atmosferi tatmayı unutuyor yazık 🙁

  • Haklısın Persephone, içerisi zaten çok geniş değil bu yüzden fotoğraf falan zorlama oluyor. En iyisi kapısında çektirmek 🙂

  • şoreş haki

    Son paragrafta kahkaha attım 🙂 mutluluklar kardeşim

  • :)) Eyvallah, teşekkür ederim.

  • Müthiş kitapçı! Bir sürü filme de konu olmuş bir mekan zaten. Kitabı merak ettim, blogunuza da hoşgeldim 🙂

  • Hoşbuldun! Var mı önerebileceğin film? Ben de onu merak ettim bak 🙂