13
Tem
2014
0

Başım, “Deliduman”

Yıllık iznimde eşimle beraber Çeşme’ye gittik bu yıl. İkimizin de Çeşme’yi ilk ziyaretiydi. Efil efil esen rüzgarıyla, canım sakızlı dondurmasıyla, kumrucularıyla, elini uzatsan değeceğin Sakız Adası’yla zihinlerimizde çok müstesna bir yere oturdu Ege’nin incisi. Bir haftalık tatile denizi, güneşi, dinlenmeyi ve okuyabildiğim kadar da kitabı sığdırmayı planlıyordum. İstanbul’a dönüş yolunda, bu kısa zamana sıkıştırdığım üç kitaba dönüp baktığım zaman, kendime vermiş olduğum sözü yerine getirdiğim için kendimi mutlu hissediyorum.

Emrah Serbes’in son kitabı “Deliduman”, yanımda götürdüğüm romanlardan biri değildi esasında. Çeşme Marina’da güzel begonyaların altından geçip, mutlu mutlu etrafta dolanırken bir anda kendimi D&R’ın önünde buldum. İçeri girip şöyle bir dolaşmamak olmazdı. 🙂 Uzun zamandır aklımda olan kitaba böylece kavuşmuş oldum.

Şöyle kapanıp, bir kitaba kendimi tamamen vererek 1-2 günde bitirmenin keyfini üniversite yıllarımdan beri yaşayamıyordum. Zira iş, güç, gündelik işler vs. araya girdiği için bir kitabı en iyi ihtimalle 15-20 günde anca bitirir oldum. Deliduman’a başlamamla bitirmem arasında 48 saatten az vardır. Tatilin vermiş olduğu boş vakit bir yana ama, ondan da öte Emrah Serbes akıcı hikayesiyle beni esir aldı desem yeridir.

İzmit Körfezi’ne kıyısı olan Kıyıdere isimli küçük bir kasabada yaşayan Çağlar İyice, 17 yaşında. Genç yaşının verdiği heyecan ve biraz da yaşadıklarından dolayı herşeye karşı muhalif bir karakter. Annesi ve babası boşanmış. Babası mimar, İstanbul’da yaşıyor. Boşanmadan sonra duygusal anlamda yaşadığı çöküntüden tam anlamıyla çıkamayan annesi tapu ve kadastroda çalışıyor. Dünyada herşeyden çok sevdiği kız kardeşi Çiğdem İyice daha dokuz yaşında, ilkokula gidiyor. Çiğdem istese, güneşi batıdan bile doğdurabilir Çağlar. Pek hazetmediği dayısı ilçenin belediye başkanı, tıpkı bir zamanlar Çağlar’ın dedesinin de olduğu gibi. Pankreas kanserinden ölen dedesi, bir bakıma Çağlar’ın en büyük rol modeli, en çok da onu özlüyor. ‘Mikrop’ Cengiz, çocukluktan beri en yakın arkadaşı Çağlar’ın. Et ve tırnak gibiler. Beraber okuyorlar turizm meslek lisesinde. Beraber nevresim katlayıp beraber mayonez yapıyorlar. Akşamları beraber bira şişelerinin dibini görüp, elektronik sigaralarından beraber nefes çekiyorlar. Seviyorlar, reddediliyorlar, horgörülüyorlar, hayatı bereaber göğüslüyorlar.

Screen-Shot-2014-07-12-at-23.24.37

Hikaye biraz garip bir ortamda başlıyor esasında. Türkiye’yi zerrelerine kadar sarsacak Gezi Parkı direnişinin başlamasından kısa bir süre önce, “Yetenek Sizsiniz Türkiye” benzeri bir yetenek yarışmasının kulisinde Çağlar, dayısı ve Michael Jackson taklidi yapmak üzere heyecanla bekleyen kardeşi Çiğdem’in bekleme sahnesiyle başlıyoruz romana. Bu dakikadan sonra zaman zaman hayal kırıklıkları, zaman zaman umut, çokça öfke ve tepkiyle bezeli son sürat bir öykünün içinde buluyoruz kendimizi. Evliya Çelebi İlköğretim okulundaki herkesten daha iyi Michael Jackson taklidi yapabilen Çiğdem’in performasının jüride beklenen etkiyi yaratmaması sonrasında, kız kardeşinin milyonlar tarafından fark edilmesi için sosyal medyaya başvuran Çağlar ve ‘Mikrop’ Cengiz’in bu uğraşı, Taksim’de TOMA’nın önünde moonwalk yapmaya kadar giden bir yolun kapısını açıyor. Böyle söyleyince, ne kadar inanılmaz bir öykü ile karşı karşıya kaldığımız daha da net anlaşılıyordur sanırım.

Çağlar İyice o kadar akıcı anlatıyordu ki öyküsünü, yaşadıklarını, sorumluluklarını sayfaları ard arda çevirmekten alamıyordum kendimi. Her biten bölümün ardından bir sonrakine geçmek için can atıyordum. Öyle bir an geldi ki, kitabı kenara koyduğum anlarda sanki Çağlar İyice karşımda bekliyormuş ben de ona “bir saniye, lafını bölüyorum, pardon” diye izin istiyormuşum gibi hissediyordum.

Küfür, şüphesiz ki bizim kültürümüzün baskın bir parçası. Ancak kullanım yeri ve şekline göre çok farklı etkiler bırakabiliyor. Türk sinamasından örnek vermek gerekirse mesela Kılpaçino vs. gibi filmlerde edilen küfürler filmi sulandıran, bozan unsurlar olurken Gemide filmindeki gibi kullanımlar da verilmek istenen hissiyatı bire bir izleyiciye aktaran unsurlar olabiliyor. Emrah Serbes’in Çağlar İyice için uygun gördüğü küfürlü ifadeler de verilmek istenen hissiyatın okuyucuya net olarak geçmesine yardımcı olan, doğru ve yerinde kullanıma bir örnektir diye düşünüyorum. Sadece bu ince denge için bile Emrah Serbes tebrik edilmeli.

Kitapta benim için en mükemmel şeylerden biri de hepimizin bildiği partiler, derneklerin yeni isimleriydi. “Dedemi kanser eden parti”, “Kimsenin iplemediği atlar partisi” ve niceleri. Kahkaha attıran, çok akıllıca dokunuşlar.

Direkt olarak Gezi Direnişi’ni anlatan onu yüceltip kutsal bir yere koyan bir hikaye okusaydım eğer bu kadar etkilenip uzun uzun geçtiğimiz seneye dalıp gitmezdim sanıyorum. Kitabı kenara bıraktığım dakikalarda gözlerimi kapatıp otobüs iskeletinin hemen önünden parka girdiğimi, kalabalığın içinde güç bela ilerlediğimi, çadırların önündeki ikramlardan atıştıra atıştıra, eşe dosta selam verip Divan otelin önünden çıktığımı ve sonrasında Harbiye tarafına yürüdüğümü hayal ettim bir kaç kez. Hayatımızın sonuna kadar etkilerini içimizde taşıyacağımız bir dönemi sindiriyoruz halen, bu nedenle toplumsal hafızamıza bu şekilde notlar bırakan kitapların yazılması önemli.

Finalin kitabın geneline göre biraz daha sönük kaldığını söylemeden edemeyeceğim. Yani sanki biraz daha yol vardı beraber gideceğimiz ama kitap bir anda bitiverdi gibi hissettim.

Emrah Serbes’in kalemine sağlık diyerek yazıyı sonlandırmadan önce tüm karakterler arasında belki de en sessiz olan, ancak bir pandomimciyi bile sıkıştığı kutusundan çekip çıkartacak kadar duyarlı ve iyi kalpli Ayı Tufan’dan da bahsetmek gerek. Eminim siz de kitabı okurken çevrenizdeki o hiçbir karşılık beklemeden, kendinden başka herkes için kendini paralayan, şarkı söyler gibi ölmeye giden duyarlı insanları anacaksınız.

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Kırmızı Saçlı Kadın – Bir garip Orhan Pamuk Romanı
Ufak bir Stefan Zweig Maratonu
Hikayede – Oldukça – Büyük Boşluklar Var
Bize Kalsa Böyle Geçerdi Akşamlar
  • Öyle keyifle okudum ki yazını, ilk boş vaktimde okuyacağım kitabı! Teşekkürler 🙂

  • Bu aralar çok popüler kitaplar arasında Deliduman ama biraz gerçeküstü ögeler varmış kitapta.Ben pek ısınamıyorum böyle romanlara ya…
    Doğrusu siz o kadar detaylı ve güzel anlatmışsınız ki yine de insanda okuma isteği uyandırıyor:)
    Teşekkürler…

  • Yazıyı beğenmenize çok sevindim 🙂 Kitabı okuduğunuz zaman sizin de incelemelerinizi okumak isterim doğrusu. 🙂

    @Baykuş gözüyle; gerçeküstü durumlardan çok bazı absürd durumlar var aslında. Yazıda da bunlara atıf yapmaya çalıştım fazla spoiler vermemeye çalışarak :).

    Ama Alper Canıgüz’ün romanlarındaki gibi bir gerçeküstücülükten bahsediyorsanız bu kesinlikle yok. Hatta aksine diyaloglar, duygular gayet gerçek.