15
Eki
2014
1

Paul Auster’dan “New York Üçlemesi” | Yolculuğun Kendisinden Keyif Almak

Hayatta hep bir sonuca ulaşmak için mücadele eden, sadece ve sadece bu sonuca ulaştığında huzur ve mutluluk bulan bir insansanız eğer New York Üçlemesi kitabı çok da size göre olmayabilir.

Can Yayınları’ndan çıkan ve İlknur Özdemir çevirisi ile okurlarla buluşan kitap, Paul Auster’ın 1980’lerin sonunda yazdığı ve sonrasında tek kitapta birleştirdiği üç farklı kitaptan oluşuyor: Cam Kent, Hayaletler ve Kilitli Oda. Paul Auster’ın geniş kitleler tarafından beğenildiği ve fark edildiği ilk romanı aynı zamanda, bu nedenle de özel bir yere sahip diyebiliriz. New York Üçlemesi çoğu yerde bir dedektiflik öyküsü olarak lanse ediliyor ve polisiye türünde bir kitap olarak tanıtılıyor ancak bunun çok doğru olduğunu düşünmüyorum. New York Üçlemesi; psikolojik etmenleri oldukça baskın, katmanlı ve derinlikli bir kitap. Hikayelerdeki polisiye dokunuşlar ise bahsettiğim çoklu katmanlardan sadece bir tanesi. (Kesinlikle en baskın olanı da değil) Birinci tekil şahıs ile anlatıcının bakış açısından takip ettiğimiz hikayeler, yalın dil ve ilgi çekici olay öyküsü sebebiyle kısa sürede okuyucuyu avucunun içine alıyor, bu niteliği ile kesinlikle son zamanlarda okuduğum en sürükleyici kitaptı. Anlatıcılar kendi hikayeleri içerisinde çeşitli kimlikler ile özdeşleşip ruhsal dönüşümlerden geçerken biz de onların bu dönüşümünün en yakın tanığı oluyoruz, bu kesinlikle etkileyici bir teknik.

Cam Kent, anlatıcı Daniel Quinn’in bir gece gelen telefon ile kendisini bir dedektiflik olayının göbeğinde bulmasıyla başlar. Telefondaki kişi esasında dedektif Paul Auster’i aramaktadır ancak Quinn kendini Paul Auster olarak tanıtır ve telefondaki kişi ile görüşmeyi kabul eder. Kendisi de polisiye romanlar yazan ve çoğu zaman yazdığı romanların baş kahramanı Max Work kimliğine bürünmek isteyen Quinn böylelikle ilk gerçek davasını da almış olur.

Hayaletler, kahramanların iyice silikleştiği ve hatta gerçek isimlere bile sahip olmadığı daha da enteresan bir bölüm. Beyaz, özel dedektif Mavi’den Siyah’ı takip etmesini ve kendisine düzenli olarak raporlar göndermesini ister. Bunun için ona Siyah’ın dairesinin karşısında bir daire de tutar. Mavi için basit bir görev gibi gözükür bu dava ama yine de kabul eder. Başına neler geleceğinden habersiz sevgilisine bir süre görüşemeyceklerini bildirerek göreve başlayan Mavi, aylar ve hatta yıllar boyunca sürecek olan görevine başlar. Zaman geçtikçe görevini, kendisini tutan Beyaz’ın motivasyonunu, çok sade ve basit bir hayat süren izlediği Siyah’ın niyetini, hayatın kendisini sorgular Mavi ve her geçen gün kimin kimi takip ettiği, kimin gözetleyen kiminse gözetlenen olduğunu belirten çizgi silikleşmeye başlar ve kimlikler arasında dönüşümlere tanık oluruz.

Kilitli Oda, romanın son bölümünü oluşturuyor. İsmini bilmediğimiz, editörlük yaparak ve çeşitli dergilerde yazılar yazarak hayatını kazanan anlatıcımız bir gün eski arkadaşı Fanshaw’ın o sırada hamile olan karısı Sophie’den bir telefon alır ve Fanshaw’un ortadan kaybolduğunu öğrenir. Kendisinden yardım isteyen kadını geri çevirmez ve onunla görüşür. Fanshaw’ın ortadan kaybolmadan önce karısına başına bir şey gelmesi durumunda şu ana kadar yazdığı tüm yazıları kendisine teslim etmesini istediğini ve yazdıklarının akıbetine kendisinin karar vermesi gerektiğini öğrenir. Bir süre sonra çocukken oldukça yakın hatta kardeş gibi olduğu Fanshaw’un ölmüş olduğuna karar kılan anlatıcımız isteksiz de olsa yazılanları okumayı kabul eder. Şaşkınlık ve kıskançlık duyguları ile beraber yazılanların oldukça iyi olduğunu gören anlatıcı, edebiyat dünyasındaki tanıdılarını da devreye sokara kitapların basılmasını sağlar. Bu süreçte Ben isimli oğlunu dünyaya getiren ve kocası Fanshaw’un tayin ettiği şekilde destek için kahramanımıza muhtaç durumda olan Sophie ile anlatıcımız duygusal olarak da yakınlaşırlar ve kısa bir süre sonra evlenirler. Kitap basıldıktan sonra tam anlamıyla patlar, okurlarlardan ve eleştirmenlerden tam not alır. Hikaye basit, yüzeysel bir şekilde ilerler gibi gözükse de esas örgü bundan sonra başlar: anlatıcı imzasız olsa da Fanshaw tarafından gönderildiği açık olan bir mektup alır ve bu mektup ile birlikte dünyası da bir anlamda sarsılır. Fanshaw’un yaşadığını öğrenmek onu sarsar çünkü hamile olan eşini bırakıp ortadan kaybolmak zihnindeki mükemmel Fanshaw karakteri ile uyuşmamaktadır. Öncelikli olarak onun bu hareketinin nedeninini tespit etmek birinci saplantısı haline gelir: Fanshaw neler yapmıştır, hangi işlerde çalışmıştır, kimlerle görüşmüştür, ardında bıraktığı tüm yazılı materyallerde neler anlatmıştır, müsveddelerde neler vardır, mektuplarda neler anlatmıştır ve nice sorular. Bu saplantı bir yerden sonra şekil değiştirir ve Fanshaw’un nerede olduğunu bulma tutkusuna dönüşür.

Ellerindeki yazılı materyallerden hareketle bir insanı arayan ve bu arama yolculuğunda da yavaş yavaş kendi kişliliği ile aradığı insanın kişiliğini birbine eşleştiren, adeta aradıkları kişiye dönüşen anlatıcısıyıla Kilitli Oda, bana fena halde Orhan Pamuk’un “Kara Kitap”ını hatırlattı. Köşeyazılarındaki gizli mesajlardan yola çıkarak gazeteci Celal Salik’i arayan Galip’in yaşadıklarını okumakla, geride bıraktığı materyallerden, Fanshaw’un hayatında yer almış kişilerle yaptığı görüşmelerden çıkardıkları ile Fanshaw’u arayan anlatıcının yaşadıklarını okurken çok benzer bir keyif aldığımı farkettim.

Günün sonunda, tüm gizemlerin net olarak açıklandığı bir kitap yok elimizde. Sade, akıcı, son derece sürükleyici, psikolojik etmenleri yoğun ve fonunda eşsiz New York’un rol aldığı son derece başarılı hikayelerimiz var. Bu durum popüler olarak nitelendirildiği gibi polisiye türünde bir kitap okuma beklentisi olanlar için memnuniyetsizlik yaratabilir. Ancak hikayelerin sonununa, tüm gizemlerin açıklanmasına odaklanmak yerine yolculuğun tamamına odaklanırsanız eğer siz de kitaptan fazlasıyla keyif aldığınızı göreceksiniz.

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Virginia ve Vita: İki cambaz bir ipte oynar mı?
Arrival’ı anlama kılavuzu: Kullandığımız dili değiştirmek bizi de değiştirir mi?
Amerikana – uzaklardan gelen güzel roman
Ufak bir Stefan Zweig Maratonu