10
Nis
2015
1

Still Alice (Unutma Beni) hakkında pek kişisel bir not

Dedem Alzheimer hastasıydı. 72 yaşında teşhis konulduğunda her sabah yürüyüş yapan, hayatı boyunca sigara içmemiş, özel günler dışında alkol bile kullanmamış, sağlıklı bir beyefendiydi. Viyana’da 20 yıl önce gezdiği bir müzedeki resimleri size ezberden anlatabilirdi. Her gün bulmaca çözerdi, bu yüzden de çok zengin bir kelime dağarcığı vardı. Erzurum’da doğmuş, bin bir güçlükle İstanbul’da okumuş, Adana’da kendi işini kurmuştu. Ticarette ve hayatta dürüstlüğün önemine inanırdı. 3 oğlunu da aynı düsturla yetiştirmişti ve onları yetiştirebilmek için hayatı boyunca çalışmıştı. Kısacası zekiydi, sağlıklıydı ve saat gibi, tıkır tıkır işleyen bir zekası vardı.

Bu yüzden teşhis konulduktan sonraki 14 yıl boyunca sağlığı bozulmadı, ancak zihni gün be gün geriye gitti. Ömrünün son günlerinde beni fabrikasındaki bir memur zannediyor, bana salondaki bir dolapta bulunan bilmemne şirketinin bilmemkaç seri numaralı faturasını getirmemi söylüyordu. Geçmiş hatıraları bu denli keskindi onun için, ama şimdide değil geçmişte yaşıyordu. Bazı günler ne söylediği bile anlaşılmazdı, çünkü hastalık konuşma merkezini de yıpratmaya başlamıştı.

Bir keresinde gece uykusundan uyanmış, küçük adımlarla odama gelmişti. Final dönemiydi ve sabah 1 sıraları olmasına rağmen harıl harıl inekliyordum. Hafızasının yerine geldiği, minik bir fırsat penceresi açılmıştı o sırada. Yanıma geldi ve “Hayatta ne yaparsan yap, en iyisini yap. Her zaman mutlu olmaya çalış. Sana layık birisini bul ve onunla bir ömür mutlu ol” demişti. Sonra da bana sarılıp birkaç dakika boyunca ağlamış, hafızasının yeniden gideceği anı beklemeye başlamıştı. O an geldiğinde onu yatağına yatırmamı rica etmiş, sonra da sessizce uyumuştu.

Unutma Beni (Still Alice) kitabını okurken sürekli dedemi düşündüm. Sanki bu kitap bana dedemden bir armağandı ve onun 14 yıl boyunca Alzheimer’la savaşırken yaşadıklarını okuyordum.

Her zamanki gibi kişisel bir giriş yaptım. Şimdi de kitabın konusuna geçiyorum…

110483_original

Lisa Genova’nın yazdığı kitapta Alice Howland adlı, 50 yaşındaki bir kadının hikayesi anlatılıyor. Harvard Üniversitesi’nde başarılı bir akademisyen olan Alice, bir gün hayatındaki çok kilit, çok basit şeyleri unutmaya başladığını fark ediyor.

Still-Alice-31

Son 20 yıldır koştuğu parkurda bir anda kayboluyor ve evinin yolunu bulamıyor mesela.

004

Ya da kızının en sevdiği tatlı olan, kendisine annesinden yadigar “ekmek tatlısının” tarifini hatırlayamıyor.

Bunları ilk başta menapoza, yorgunluğa, çok çalışmaya filan yoruyor ama, doktora gittikten sonra gerçeği öğreniyor. Normalde 65 yaş üstünde görülen Alzheimer’ın ender rastlanan bir türüne sahip olan Alice’e “Erken Başlangıçlı Alzheimer” tanısı konuluyor. “Nasıl olur, ben daha çok gencim?” diyen Alice’e doktoru cevap veriyor; “Eğer hastalık genlerinizde varsa, düşük bir ihtimal de olsa erkenden ortaya çıkabilir. Belki de bu hastalık çocuklarınızda da vardır. Onlara söyleyin, test yaptırsınlar.”

1401x788-still-alice-03-R2_APPR_STIL

Alice’in 3 çocuğundan 1’inde daha Alzheimer geni olduğu böylece ortaya çıkıyor. Alice’in kocası John, onun hasta olduğu gerçeğiyle yüzleşmeyi reddederken, hayli zeki bir kadın olan Alice’in hastalığı, zekasıyla doğru orantılı bir hızda ilerlemeye başlıyor. Alice’in hastalığı 1 yıl içinde o kadar çok ilerliyor ki çocuklarının adını, hatta zaman zaman kendisinin bile kim olduğunu unutuyor. 3. ağızdan yazılan kitap boyunca Alice’in o birkaç yılda yaşadıklarına, düşüncelerine, deneyimlerine, isyanına ve kaçınılmaz olarak, git gide kaybolmasına şahit oluyoruz.

Kitaptan uyarlanan aynı isimli film, 2015 yılı Oscar töreninde Julianne Moore’a “En İyi Kadın Oyuncu” Oscar’ını kazandırdı. Bana kalırsa Moore’un kariyerinde çok daha iddialı rolleri bulunuyor. Üstelik filmdeki Alice ile kitaptaki Alice’in zerre alakası yoktu. Bu yüzden öyle Oscar’lık bir performans olduğunu düşünmüyorum. Ancak bu filmin Oscar kazanması, dünyadaki en apansız ve en zor hastalıklardan birisine de dikkat çekilmesini sağlamış oldu. Oscar töreninden sonraki haftadan itibaren dış basında Alzheimer hastalığıyla ilgili daha fazla makale yer alır oldu. (Bence en iyi örneklerden biri ve diğeri şunlardı, okumanızı tavsiye ederim) Onu, hasta yakınlarının yaşadıkları ve aldıkları destekler konusundaki makaleler izledi. Daha sonra “Fareler üzerinde yapılan deney sayesinde Alzheimer’a çare bulmaya çok yaklaşıldı” haberleri kapladı ortalığı. Bugün tıp çevreleri, bu hastalığa çare bulabilmek için önemli aşamalar kaydetme konusunda daha da istekli. Belki de önümüzdeki 5 yıl içinde Alzheimer’a karşı somut bir aşama kaydedilebilir.

Still-Alice-poster

Kitapta bambaşka, filmde bambaşka olan çok fazla sahne var. Hatta film ve kitabın neredeyse birbiriyle alakası yok diyebilirim. ***spoiler*** Örneğin Alice’in bilgisayarına kaydettiği “Kelebek” klasörü altındaki talimatlar ve bu talimatları uygulamak konusunda yaşadığı zorluklar, kitapta daha farklı anlatılıyor. Üstelik, talimatları uygulayış aşamaları ve sonrasında yaşananlar da daha farklı.***spoiler*** Ama bu beni rahatsız etmedi. Filmin en etkileyici sahnelerinden birisiydi bu ve kitaptaki orjinal versiyonunu o kadar da sarsıcı bulmadım.

Sonra Alice’in kocası ve çocuklarıyla ilişkisi konusu var. Kitapta bu ilişkiler oldukça ayrıntılı şekilde anlatılıyor. Kocası John’un bu hastalığı kabullenemeyişi, Alice’in ihtiyaçlarını sürekli geri planda tutması, okudukça insanı sinir ediyor. Sonra Alice’in en küçük kızı Lydia ile olan gergin ilişkisinin, hastalık sayesinde daha farklı bir zemine oturmasını okumak da ilgi çekiciydi. Alice’in kızını sürekli yargılayan, ondan çok daha fazlasını isteyen, burnu havada bir anneyken anlayışlı, kızına adeta bir öğrencisiymiş gibi tarafsız yaklaşabilen, sonuçta da onun yeteneklerini takdir eden bir kadına dönüşmesi beni çok etkiledi. Filmde ise Kirsten Stewart’ın inanılmaz seviyede başarısızca canlandırdığı Lydia karakteri ile, annesi rolündeki Julianne Moore arasında böylesi bir ilişki dinamiğini hissetmek zordu.

o-JULIANNE-MOORE-STILL-ALICE-facebook

Ailenizde, çevrenizde, arkadaşlarınız arasında Demans ya da Alzheimer hastası kimseler varsa, bu kitabı okuyun. Eğer etrafınızda bu hastalıktan mustarip kimse yoksa, bu kitabı yine de okuyun. Zira Wikipedia’daki bilgilere göre hastaların yüzde 4 ila 5’i bu hastalığa 65 yaşından önce yakalanırken, 65 yaşın üstündeki kişilerin yüzde 6’sında Alzheimer bulunuyor. Onlarla empati kurmak, neler yaşadıklarını anlamak açısından gerçeğe çok yakın bir deneyim sunuyor bu kitap. Üstelik de bunu olduğu gibi, “nasılsa öyle” sunuyor. Acındırmak, ya da isyan etmek gibi bir derdi yok kesinlikle. Belki biraz empati kurmamızı, Alzheimer’lı bireylere karşı biraz daha anlayışlı olmamızı sağlamak amacında…

006

Küçük bir not: Genlerinizde Alhzeimer ya da şeker, kanser, obezite gibi başka genetik hastalıklar olup olmadığını bulmak için tam teşekküllü bir hastaneye gidip basit bir kan testi yaptırmak yeterli. Yaşınız genç ise, hayat tarzınızdaki basit değişiklikler ve bazı vitamin takviyeleriyle bu bozuk genlerinizi tamir ettirebiliyorsunuz. Özellikle benim gibi, yıllarca bir başkasının gün günden eriyip yok olmasını izlediyseniz, genetik test yaptırmaya önem verin derim.

 

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore