3
Eyl
2015
1

Kütüphaneleri Kucaklamış bir Yazar: Ray Bradbury

Geçtiğimiz haftalarda haberlere göz atarken, dikkatimi onlarca felaket haberinin arasında bir başka üzücü haber çekti. Haber, son bir yılda Türkiye’de kapanan kütüphaneler ile ilgiliydi ve tam olarak şöyle yazıyordu:

“TÜİK, kütüphane istatistiklerini ilk kez açıkladı. Buna göre, resmi okul, özel okul ve özel kurs kütüphanelerinin sayısı 2014 yılında yüzde 9,4 azalarak 27 bin 948’e geriledi.

Geçen yıl önceki yıla göre çeşitli nedenlerle 2 bin 899 kütüphane kapandı.

77 milyon nüfusluk Türkiye’de halk kütüphanelerinin 1 milyon 209 bin 766 üyesi bulunuyor.”

Ülkede dertleneceğimiz ve İsveç’in bir kasabasında yaşasak muhtemelen bizi şoktan şoka sürükleyecek pek çok mesele varken, ben bu haberi okuyunca da oldukça üzüldüm. Çocukluğumdan beri kütüphanelerde vakit geçirmeyi çok severim. Hatta beni bıraksanız, yemek ve tuvalet ihtiyacım dışında tüm günümü güzel bir kütüphanede geçirebilirim. Çocukluğumun geçtiği Bodrum’da, şu anda çarşıya indiğinizde hâlâ açık olarak bulabileceğiniz, ufak tefek ama çok güzel bir kütüphane vardı. Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın isminin verildiği bu güzel kütüphanede pek çok okul projemi hazırladım, arkadaşlarımla beraber ders çalıştım, tek başıma sürükleyici romanlar okudum. O günlerin üzerinden neredeyse 15 yıl geçti ama bu sene kütüphaneye pek çok kitabımı vermek için gittiğimde, yine aynı güzellikte olduğunu gördüm.

İzmir’deki canım lisemin kütüphanesi de kütüphane sevgimde büyük rol oynamıştır. İngilizce, Türkçe pek çok kitap ve dergi arasında kaybolmaya, bilgisayarda önce aradığım konuda kitapları aratıp, onların kodlarını yazmaya ve raflar arasında onları bulmaya çalışmaya bayılırdım. Kütüphane kartımı hâlâ büyük özenle saklarım.

Son yıllarda İstanbul’da gitmekten hoşlandığım kütüphane sayısı bir elin parmaklarını geçmese de – özellikle Salt Galata’nın araştırma merkezi çok ferah, ama her daim kalabalık, adeta her şey dahil otellerdeki şezlong kapma olayı gibi masa kapmaca yaşanıyor – kütüphane sevgimde ve yurt dışındaki harika kütüphanelerin fotoğraflarına bakıp iç geçirme kapasitemde herhangi bir düşüş yaşanmadı.

Peki, bu denli uzun bir kütüphane methini neden yaptım acaba? Tabii ki kütüphanelere aşık bir yazardan, hem de okumaktan müthiş zevk aldığım bir yazardan söz etmek için. Ray Bradbury’den bahsediyorum; benim gözümde bilim kurgu ve şiiri birleştiren, fotoğraflarına ve kitaplarına rastladığım her yerde yüzümün güldüğü bu üretken, öngörülü ve yaratıcı adamdan. Fahrenheit 451 romanı onun ‘kült’ romanı olarak sayılsa, hatta 1966 yılında François Truffaut tarafından beyaz perdeye uyarlanmış da olsa, Mars Günlükleri ve Karahindiba Şarabı gibi eserlerinin de gönlümde yeri ayrıdır.

fahrenheit451bookcover-980x730-460x342

unnamed-4

unnamed-3

Tam adı Raymond Douglas Bradbury olan ve 1920 yılının 22 Ağustos günü Illionis’de (sadık okurları için pek şaşırtıcı değil bu bilgi sanırım, pek çok kitabında buraya atıfta bulunur) doğan yazarın ailesi, o 14 yaşındayken Los Angeles’a taşınınca, onun da okur yazarlık serüveni bu noktada hız kazanmaya başlamış. Gençlik yılları boyunca okumaya çok meraklı olan ve 11 yaşından itibaren ufak ufak hikayeler yazmaya başlayan Ray Bradbury, ülke Büyük Depresyon’dan geçerken hiç paraları olmadığı için hep kasap kağıtlarına yazarmış.

İşte bu yıllarda kesişmiş bu meraklı okur yazar çocukla, kütüphanenin yolları. Zamanının büyük çoğunluğunu Carnegie Kütüphanesi’nde geçirmeye ve H.G. Wells, Jules Verne, Edgar Allan Poe gibi ustalarla el sıkışmaya başlayan Bradbury, neredeyse 18 yaşında dek Poe’yu taklit eden öyküler yazmış, bir yandan da kendi çizgi romanlarını çizmeye başlamış. Wikipedia’dan edindiğim şaşırtıcı bir bilgiyi de not düşeyim: Chandu the Magician isimli radyo şovunu hiç kaçırmaz, her akşam programı dinleyip bitirdiği zaman oturup, tüm konuşmaları hafızasından kağıda geçirirmiş.

unnamed-6

Ray Bradbury’nin, pek çok kitabının ön sözünde bir alışkanlığından bahsettiğini görürüz: her gün yazmak. Bazen aklına gelen saçma sapan kelimeler ve cümleler, bazen bir rüyadan ilham alan kısa bir öykü, bazen tüm gününü alan müthiş bir kurgu. Ama her gün yazarmış Bradbury. Ve bu alışkanlığın iki sebebi olduğunu söylermiş: birincisi, yazar henüz üç yaşında küçük bir çocukken annesinin onu Notre Dame’ın Kamburu oyununu seyretmeye götürdüğü günmüş. İkincisi ise yazar on iki yaşındayken gerçekleşmiş: gittiği bir karnavalda, Bay Elektriko isimli şovmen biraz elektrik veren bir kılıçla onun burnuna dokunmuş, saçlarını havalandırmış ve “Sonsuza dek yaşa!” diye bağırmış. Bradbury o günden bahsederken, “Garip ve harika bir şey oldu o anda bana. Bana bir gelecek verdi ve yazmaya, her gün yazmaya başladım. Ve 69 yıl boyunca her gün yazdım,” demiş. Onu tanıyanlar, Bradbury’nin yazar olmasaydı çok iyi bir sihirbaz olabileceğini de söylemişler. İkisi de büyülü sonuçta!

Ray Bradbury’nin kitaplarından birini ya da birkaçını okuduysanız bana hak vereceksiniz, o cümlelerin içinde bir şiir, bir ritim gizli. Yazar da şiir okumayı çok sevdiğini ve sık sık şairlerden ilham aldığını dile getirmiş. Lise yılları boyunca Şiir Kulübü ve Drama Kulübü’ne üye olan, Los Angeles Lisesi’nde şiir dersleri de alan yazar, üniversiteye devam etmemiş ve gazete satmaya başlamış. İşte hayatının bu döneminde kütüphaneler daha da önem kazanmış. Yazarın kütüphanelerle ilgili söylediği şu sözler, beni her okuyuşumda duygulandırır:

“Beni kütüphaneler yetiştirdi. Üniversiteye gitmeye inanmıyorum. Kütüphanelere inanıyorum çünkü pek çok öğrencinin cebinde parası yok. Liseden mezun olduğumda Depresyon devam ediyordu ve hiç paramız yoktu. Üniversiteye gidemedim ancak 10 yıl boyunca, haftanın üç günü kütüphaneye gittim.”

unnamed-5

Ayrıca The Paris Review’a verdiği bir röportajda, “Üniversitede yazı yazmayı öğrenemezsiniz. Bu gibi yerler yazarlar için berbattır çünkü öğretmenler her zaman sizden daha çok şey bildiklerini düşünürler – ve aslında bilmiyorlar,” demiş.

Bradbury’nin kütüphanelerle ilişkisi sadece okur olarak sürmemiş, 1950 yılında, parası olmadığı için bir ofis bile kiralayamayan Bradbury, bir üniversite kütüphanesinin alt katında yarım saati on pense kiralanabilen bir daktiloya rastlamış. Ve dokuz gün boyunca bu daktiloyla ne yapmış dersiniz? Hepimizin evinde mutlaka olan o romanı, Fahrenheit 451’i yazmış.

2012 yılında, 91 yaşındayken hayata gözlerini yuman bu çılgın adama, henüz 12 yaşındayken söylenen sözler gerçekleşmiş aslında. Bradbury, 50-60 yıl evvel yazdığı romanlarında yer alan pek çok şeyin günümüzde nasıl gerçeğe döndüğünü göremeyecek belki ama ismi sonsuza dek, harika bir yazar olarak yaşayacak.

Not: Ray Bradbury’nin kitaplarının pek çoğunu İthaki Yayınları basıyor. Bunu belirtirken bir şeyi daha eklemek isterim ki kitaplarda pek çok yazım ve dizgi hatası var. Bir yerden sonra insanı sinir edebiliyor. Ben, Fahrenheit 451’i okurken neredeyse her beş sayfada bir bir hataya rastlıyordum ve bir yerden sonra bunları çizmeye başlamıştım. Daha sonra orijinal dilinde okumakta buldum çözümü. Aklınızda olsun.

Not 2 : Ray Bradbury’nin Steve Wasserman ile yapmış olduğu söyleyişe de aşağıdaki videodan ulaşabilirsiniz!

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Arrival’ı anlama kılavuzu: Kullandığımız dili değiştirmek bizi de değiştirir mi?
Amerikana – uzaklardan gelen güzel roman
Ufak bir Stefan Zweig Maratonu
Napoli Romanları: Dostluk her daim baki midir?