17
Eki
2015
1

Bu Ananas Hakkında Bir Kitaptır

Jeanette Winterson’ın Vişnenin Cinsiyeti adlı kitabında önsöz aynen bu şekilde başlıyor: bu ananas hakkında bir kitaptır. Bu cümleyi okuduktan sonra aklım serbest çağrışımdan çok sevdiğim bir kitap olan Parfümün Dansı’ndaki ‘Pancar sebzelerin en keskinidir,’ cümlesine gitti ve daha o andan Winterson’ın kitabı için yüksek beklentiler içine girdim. Winterson ise önsöze şöyle devam ediyordu: ‘Büyüme çağındayken, o her şeyin karmakarışık olduğu dönemde yüzümü kitaplara gömerdim, oksijen maskesi niyetine. Kendi hava kaynağımdan emin olmak için yazarlığı seçtim.’

Hikaye hakkında kritik bir ayrıntıyı ele verip hevesimi kaçırdığı için genelde kitapların önsözünü kitabın bitimine saklamayı seven biri olarak Winterson’un yazdığı önsözü kendime engel olamadan bir çırpıda okudum ve o anda bunun müthiş bir kitap olacağını anladım. Yapı olarak kendime benzettiğim bir yazar ile karşılaştığımda yaptığım gibi, Vişnenin Cinsiyeti’ni de herkesin uyuduğu, hayatın karanlıkta yavaşladığı zaman dilimlerine denk getirerek, adeta içselleştirme seansları içerisinde okuyarak bitirdim. Bu kadar övgüden sonra artık sıra yazar ve kitaptan bahsetmeye gelse fena olmaz sanırım. O zaman başlıyorum.

Yazarımız Jeanette Winterson, bebekken İngiliz bir aile tarafından evlat ediniliyor ve sıkı bir dini eğitimden geçiriliyor. Bu esnada İncil’den başka kitap okuması yasaklanan Winterson’ın kitap zulası bulunduğunda ise annesinin ilk işi bu kitapların hepsini yakmak oluyor. Daha sonra ergenlik yıllarında ilk aşkıyla yatakta basıldığında ise annesi onu başka bir kadınla görür görmez üç gün üç gece sürecek bir kilise ‘arınmasından’ geçiriyor. Bu esnada dualar, cezalar ve hatta aile büyüklerinden birinin ‘şeytan çıkarma’ adı altında yaptığı cinsel taciz ile uçurumun eşiğine gelen Winterson, çareyi 16 yaşında evden kaçmakta buluyor. Önce arkadaşlarının arabalarında, daha sonra da ona yardım etmek isteyen bir öğretmeninin odasında kalarak yaşamına devam etmeye çalışan yazarın hayatındaki dönüm noktası ise bu öğretmenin onu Oxford’a başvurmaya teşvik etmesi. Daha fazla ayrıntıya girmeden kitabın konusuna geçmek istiyorum fakat Winterson hakkında daha çok bilgi edinmek isteyenler için harika bir kitap olan, daha Türkçe’ye çevrilmemiş olsa da Sel yayınlarının yayın programında bulunan, ‘Why Happy When You Can Be Normal’ı tavsiye ediyorum.

Gelelim Vişnenin Cinsiyeti’ne. 17. yüzyıl İngiltere’sinde geçen ve iki anlatıcının birincil ağızdan yazımından oluşan romandaki iki ana karakter Köpekli Kadın ve onun nehir kıyısında bir bebek olarak bulup büyüttüğü Jordan. Köpekli Kadın, oldukça iri ve çirkin olmakla beraber erkek egemen dünyaya korku salan bir karakter. Jordan ise hep uzaklara gitmenin, keşfedilmeyene ulaşmanın hayalini kuran, zaman ve kimlik kavramını sorgulayarak büyüyen ve günün birinde aslında olmayan bir kadına aşık olan çocuk. Bu korkusuz kadın kahraman ile kaşif Jordan’ın hikayelerini dinlerken hangi zaman diliminde olduğunuzu şaşırmamanız ve onların hayal dünyasında kaybolmamanız ise neredeyse imkansız. Adeta oyun oynarmış gibi yazılan kitapta, zaman ve kimlik kavramlarını silikleştirip cinsiyet eleştirisini oldukça başarılı bir şekilde yapan Winterson ise romanın ortalarına doğru ayrı bir bölüm olarak eklediği ‘Dans Eden 12 Prensesin Hikayesi’ ile adeta harikalar yaratıyor. (Prenseslerin hikayeleri çoğumuzun bildiği erkek-kurtarıcılı masalların alternatif uyarlamaları. Yani ‘bu prensesler de sonsuza kadar mutlu yaşamışlar, ama kocalarıyla değil.’ swh.)

17 yy. Londra haritası

Zaman, tarih ve yaratılış olgularının oldukça muğlak olduğu kitapta, peri masallarını andıran bir hayalcilikle karışık olarak sık sık kimlik kavramı sorgulanıyor. Genel olarak kimliklerin ve olayların (kuantum fiziğinden de biraz aşikar olduğumuz) zaman – uzam boyutunda sabit olmadığına yapılan bir güzelleme de diyebilliriz. “Her yolculuk kendi çizgileri içinde bir başka yolculuk gizler: Sapılmayan dönemeç, unutulan açı. Kayda geçirmek istediğim yolculuklar bunlar işte. Yaptıklarım değil de yapmış olabileceklerim ya da belki başka bir zamanda başka bir yerde yapmış olduklarım,” diyerek Winterson, gerçek olanla hayal edilenin, yaşananla yaşanmamış alternatifin iç içe geçtiği romanı oldukça güzel özetlemiş bence.

Kitapta, Jordan’ın seyahatleri sırasında karşılaştığı fantastik uzamların birkaçından bahsetmek istiyorum. Aklımda yer edenlerden ilki ‘Sözcükler Kenti’. Burada, fazla ve boş konuşan, bağırarak kavga eden insanlar yüzünden kara bir bulut gibi çöküyor sözcükler kentin üzerine. Yani bir bakıma insanların söylediği sözler gökyüzünde salınan atıklar haline geliyor ve sürekli görevli kişiler tarafından temizlenmesi gerekiyor; aksi halde bir süre sonra kimse birbirini anlayamaz hale geliyor. Bir başka kent ise boşlukta salınıyor, hiçbir temeli yok. Bu şehirde de yerçekimden bağımsız yaşayan insanlar, yerde durmadığı için iplerden sallanan eşyalar, dipsiz kuyulardan oluşan evler anlatılıyor. Bir başka şehirde ise aşk, bir rahip ve fahişe tarafından yasaklanıyor! Kitaptaki distopyacı kurgulardan en sevdiklerim arasında olan bu üç kent de dahil olmak üzere, Jordan’ın seyahatlerinde tanık olduğumuz hemen hemen her şey Winterson’un dönüp dönüp farklı açılardan ele aldığı kadınlara yaftalanan yüklere ve kavramların sabitliklerine yönelik eleştiriler aslında.

Kıssadan hisse, geleneksel dünyanın kısıtlamalarından bir hayli uzak, esrarengiz ama bir o kadar da muhteşem ve ‘gerçek’ karakterle dolu Vişnenin Cinsiyeti, ‘ne olur bitmesin’ diye yavaş okumaya çalışıp kesinlikle başarısız olacağınız kitaplardan. Yazıyı bitirmeden altını çizdiğim onlarca cümleden birkaçını eklemeyi ise bir borç biliyorum.

  • “O kadının yüzü, göze almaya cesaret edemeyeceğim bir deniz yolculuğuydu.”
  • “Bence her şeyden çok değişiklik ihtiyacında olanlar aşık olmayı seçiyorlar, sonra da kollarını semaya kaldırıp tüm suçu kadere yüklüyorlar. Oysa suçlu olan kader değil – yani kader bizim dışımızda bir şeyse eğer. Bence geceler boyu süren özlem sonucu yapılan bir seçimdir aşk.”
  • “Herkes hiç olmamış şeyler hatırlar. Olmuş şeyleri unuttukları ise herkesin bildiği bir şeydir. Ya hepimiz hayalci ve yalancıyız, ya da geçmişin hiçbir kesin yanı yok.”
  • “Dünyanın ağırlığından kurtulmak için gövdemi olduğu yerde ya birileriyle konuşma halinde ya da sofrada bırakıyorum ve bir sürü dar dönemeçli sokaktan geçerek yolun biraz uzağında duran bir eve varıyorum.”
  • “Ben Tanrı’yı değil, kendimi arıyorum ki bu çok daha karmaşık.”

 

12 Prenses Hikayelerinden biri.

12 Prenses hikayelerinden biri.

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Ateşteki Güve: genç Capote’nin gündüz düşleri
Tükenen Kadınlar, Babaerkil Devletler
Düzeltmeler
Geceyi Burada Geçireceğiz.