23
Ara
2015
4

Dış Kapının Mandalı

Çok sevdiğim bir kitabevinde ‘Yeni Çıkanlar’ rafına yerleştirilmek üzere kutunun içinde beklerken kapak tasarımına gözüm takılarak aldığım Dış Kapının Mandalı 2015’teki son kitap incelemem olacak gibi. Varlık yayınlarından çıkan ve 2015 Yaşar Nabi Nayır Ödülü’ne layık görülen bu öykü kitabı sanırım Arzu Uçar’ın ilk kitabı. Sanırım dememin sebebi ise hem yazar hakkında hem de kitap hakkında yayınevinin kendi sitesi dışında hemen hemen hiçbir bilgiye ulaşamamış olmam. Hal böyleyken (ve de beğendiğim için) kitap hakkında iki kelam etmeden yılı kapamak olmazdı.

Genelde Ankaralı yazarların eserlerinde sık rastladığım bir ‘yalnız hissetme ama bunu etrafına hissettirmeme’ içe dönüklüğünü sezdiğim Dış Kapının Mandalı’nda her karakter bir nevi ‘öteki’. Bazen bu hallerini dışa vuran ama çoğu zaman kalabalıklar içinde yalnız kalan karakterler, öyküler boyunca eşyalarla sadece fiziksel olarak değil manevi olarak da kurdukları bir bağ üzerinden yansıtıyorlar yalnızlıklarını. Bu kimi zaman bir kova dolusu balık, kimi zaman ağrıyan bir bacak, kimi zaman ise sırttaki üç ben olarak çıkıyor karşımıza. Dolayısıyla benliklerini emen yalnızlıklar üzerinden kurulan görünmez bağların öyküsünü okuyorsunuz.

Bahsedilen tek çeşit bir yalnızlık da değil. Kitap boyunca sizi içine çeken çok net bir duygu var, o da ya anlatılan öykülerdeki her karakterle bir noktada aynı hisleri paylaştığınız ya da bu durumda olan birinin çok yakınınızda olduğu. Sanat yapmanın lüks sayıldığı bir ülkede işsiz kalan yetenekli ve hayata kızgın genç, hayatın geçiş hızına şaşırıp kalan ve aynada kendini tanımakta zorluk çeken orta yaşlı bir kadın ya da sevdiği insan tarafından görmezden geline geline küçülerek yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir aşık… Her karakterden biraz, her yalnızlıkla bir tanışıklık var.

Dokuz adet öykünün yer aldığı kitabın sonuna yaklaştığınızda ise, yazarın ilk ve son öykü arasında kurduğu incecik bağ ufak bir çemberi tamamladığını hissettiriyor. Kendisinin amacı bu muydu tam olarak emin değilim ama kitabın kapağını kapattığımda ben de kitabın iç dünyasının dışında kalan bir mandal gibi hissettim. Gerçi bu bir yalnızlık veya ötede tutulmuşluktan daha çok sofrayı hazırlamakta olan bir ailenin evine açık kalan perde arasından bakmak gibi sıcak bir histi.

Hem yazının hem yılın sonuna gelirken kalabalık şehirlerde sanal dünyaların insanları olarak ister istemez yalnız hissetme, anlaşılmama ve dahi anlatamama üzerine düşünüyor insan. 2015 hem bireysel hem de toplumsal hafızalarda açılan yaralarla dolu bir yıl oldu malesef. Arada gülümsediğimiz ufak tefek durumlar dışında benim kişisel olarak her sabah ‘acaba bugün ne oldu…’ diye bir iç sıkıntısıyla uyanmama neden olacak kadar da karanlıktı yılın çoğu günü. Dolayısıyla yılın son yazısında hem blog yazarı arkadaşlarıma hem de okuyan, okumayı seven ve sevdiren herkese her açıdan daha aydınlık bir yıl diliyorum. Sabrınız bol, kitabınız eksik olmasın. Şimdiden herkese mutlu yıllar!

Ve tabii altı çizilen kısa cümlelerden bazıları:

  • Beni beğenmiyordu artık güzel gözlü sevgilim, hevesini almış, sevgili olmamızdan bu yana doğru dürüst kitap okumamama, fazla arkadaşım olmamasına kafayı takmıştı. İlk geldiğinde bayıldığı Amerikan mutfaklı, bir oda bir salon evimden de sıkılmıştı. Tek başıma yaşamanın bana kazandırdığı ıssız adam imajı, elimde kareli fırın eldivenleriyle ödeme kasalarında sıra beklerken kaybolmuştu. (Ayrılık, 65)
  • O Nokta’yı görmemişti, çünkü Nokta henüz noktalığını koruyordu. Ancak Nokta olduğunu unuttuğu  zaman tam olarak çıkacaktı Nokta’lıktan. Uzun zamandır buradaydı, cümlenin bittiği yerde. Yeniden cümlenin ortasındaki yükseliş anına dönmek kolay olmayacaktı.(Nokta, 49)
  • Şimdi de sahildeki çay bahçesinde, cebindeki üç kuruşla çay içip romanını düşünüyor (…) Evden buraya kadar taban tepti sahile, denize, martılara diye geldi; düşünecek, bunlar ona ilham kaynağı olacak ama ne gezer. Yan masada tombul iki tane teyze, cırtlak sesleriyle nefes almadan konuşuyorlar. Diğer taraftan masaya okulu asmış liseliler doluşmuş, her kafadan bir ses çıkıyor. Bizimki denize yoğunlaşmaya, romanını düşünmeye çalışıyor. Yok, olmuyor. Gürültü, hiç durmadan konuşan insanların sesleri… Ne çirkin şehir! (Vasıfsız, 56)

 

 

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Hafta ortası molası: Bazı güzel kitaplar
Hikayede – Oldukça – Büyük Boşluklar Var
Overlok makinesi ayağınıza geldi.
Kağıt Gemiler