3
Mar
2016
4

Kırmızı Saçlı Kadın – Bir garip Orhan Pamuk Romanı

Hiç beklemediğimiz bir anda yeni romanı Kırmızı Saçlı Kadın ile çıktı karşımıza Orhan Pamuk. Oysa biz okurları o kadar alışmıştık ki yeni kitapları için yıllar boyunca beklemeye, e-postalarımızda duyurusunu kitapçı raflarında kitabın kendisini görünce baya bir afalladık. Örnek vermek gerekirse “Masumiyet Müzesi”  7, “Kafamda Bir Tuhaflık”  ise tam 8 yıllık bir emeğin ürünüydü, dile kolay. Ben kendi adıma Orhan Pamuk’tan bu kadar kısa sürede yeni bir eser okuyacağıma çok ihtimal vermiyordum. Eh, bu kadar kısa sürede yazılmış bir kitap olmasından dolayı da önceki romanlarındaki destansı özelliklere sahip olamayacağını sezmiş ama bunu çok da dert etmemiştim. Elimde yeni bir Orhan Pamuk kitabı vardı ve bu mutlu olmak için yeterliydi.

Kitabın arka kapağını okuduğum zaman iki şey dikkatimi çekmişti: Roman İstanbul yakınlarında bir kasabada geçiyordu ve iki tane çok güçlü efsaneyi kendisine tema olarak almıştı, Kral Oidipus ve Rüstem ile Sührab. Romanın İstanbul yakınlarında bir kasabada geçtiğini görmek birazcık da olsa içimi burkmuştu zira her ne kadar “Sessiz Ev” de başlı başına bir şaheser olsa da, İstanbul’da geçmeyen Orhan Pamuk kitaplarının her zaman biraz eksik olduğuna inanırım. Kitaba başlarken, Doğu’nun Rüstem ile Sührab’ı ile beraber Batı’nın Kral Oidipus hikayesinin harmanından nasıl lezzetli bir sentez çıkacağını delicesine merak ediyordum.

Orhan Pamuk’tan beklenmeyecek sadelikte bir dil, kısa cümleler ve 1-2 sayfalık minik bölümlerle karşılaştım kitaba başladığımda. Kitabın baş kahramanı ve anlatıcısı Cem; çocuk yaşta babası tarafından terk edilmiş ve annesiyle beraber yaşayan bir gençtir. Yazları genelde bir kitabevinde çalışarak harçlığını kazanmakta bir yandan da yazar olmanın hayalini kurmaktadır. Bir yaz, üniversite hazırlık kursuna gidebilmek için para biriktirmek için bir kuyu ustasının yanına çırak olarak girer. Bu çıraklığı sayesinde biz okurlar da artık yok olmuş bu meslek hakkında detaylı bilgiye sahip oluruz. Tıpkı”Benim Adım Kırmızı” kitabını okurken minyatür sanatı, “Masumiyet Müzesi”ni okurken de Türk Sineması hakkında bilgiye sahip oluşumuz gibi. Orhan Pamuk’un bu özelliğini seviyorum.

Kitabın ilk yarısı Öngören kasabasında zaman geçiriyoruz. Cem’in Mahmut Usta ile beraber kuyuyu kazmalarını ve suyu bulma uğraşını takip ederken bir yandan da kasaba içerisindeki unsurlardan o dönemin yaşam tarzına ve kasaba hayatına bir göz atıyoruz. Öngören’de bulunan bir gezici tiyatronun oyuncu kadrosuda bulunan Kırmızı Saçlı Kadın ise, tahmin edebileceğiniz gibi Cem üzerinde çok büyük bir etki yaratıyor ve anlatıcımızın ilk görüşte aşık olmasını sağlıyor.

 Kırmızı Saçlı Kadın, Orhan Pamuk'un Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan üçüncü kitabı.


Kırmızı Saçlı Kadın, Orhan Pamuk’un Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan üçüncü kitabı.

Yazının bu bölümden sonrası biraz ‘spoiler’ içerebilir.

Öngören’in güzellikleri, Mahmut Usta ve Cem’in yıldızlı yaz gecelerinde yaptıkları sohbetler, birbirlerine anlattıkları masallar, alkolün de etkisi ile hayaller kuran Cem’in iç dünyası, babasız büyümenin getirdiği tüm psikolojik yoksunluklarını Mahmut Usta’ya yüklemesi gibi bir dolu büyülü unsuru içerisinde barındıran kitabın birinci bölümü bence oldukça güzel ve etkileyiciydi. Okurken büyük bir keyif aldım. Ancak Cem’in önce Kırmızı Saçlı Kadın’la yatması ve takip eden günlerde kuyunun dibinde yaralı bir halde ustasını bırakıp kaçar gibi kasabayı terk edip İstanbul’a dönmesiyle başlayan ikinci bölüm için aynı şeyleri söylemek biraz zor. Bu ikinci bölümde olaylar inanılmaz bir hızla cereyan etmeye başlıyor. Cem büyüyor, üniversiteye gidiyor, mezun oluyor, iş buluyor, bir kızı seviyor, evleniyor, babasıyla tekrardan irtibata geçiyor, koskoca bir inşaat firmasının sahibi oluyor vesaire. Bu hız biz Orhan Pamuk okurlarının çok alışık olduğu bir şey değil esasında. Ben bahsettiğim her bir olayın on yıllara yayılacak ayrıntılarını okumaya hazırdım ve bu olmadan hikayenin devam etmesi içimde bir boşluk hissi yarattı diyebilirim.

Kahramanımız Cem’in Kral Oidipus ve Rüstem ile Sührab hikayelerini ‘saplantı’ denebilecek kadar takıntı haline getirmesi, dönüp dönüp okuması, dünyanın farklı yerlerinde çok farklı müzelere, koleksiyonerlere gidip sadece bu iki hikaye ile ilgili parçaları araştırması ise klasik bir Orhan Pamuk karakteri özelliğiydi. Takıntılı ve saplantılı ruh hallerini Orhan Pamuk kadar iyi bir şekilde okuyucuya aktaran yazar azdır diye düşünüyorum.

Kitabın sonlarına geldiğimde, yine göreceli olarak oldukça kolay ve hızlı bir şekilde çözülen hikaye düğümünün rahatsızlığını taşırken; Kral Oidipus ve Rüstem ile Sührab hikayelerinin romanın özüne kadar işlemiş olmasından dolayı da keyif aldığımı söyleyebilirim. Kırmızı Saçlı Kadın’ın uzunca bir monologundan oluşan kapanış ise yine okuması keyifli bir bölümdü ve kitaba yaraşır güzel bir son yaratmış oldu.

Cem ile oğlu Enver’in kuyunun başında yaptıkları konuşma ise bana fazlasıyla Kar romanının “Katil ile Maktül Arasında İlk ve Son Konuşma” bölümünü hatırlattı.

‘spoiler’ burada sona erdi.

Orhan Pamuk çizgisinin dışında diye nitleyebileceğim ve bu nedenle de az da olsa garipsediğim “Kırmızı Saçlı Kadın” romanını yine de alıp okumanızı tavsiye ederim. Kuyuculuk gibi kayıp bir mesleği; Kral Oidipus, Rüstem ile Sührab gibi mistik hikayeleri içerisinde bulunan bu kısa romandan keyif alacağınıza eminim. Ancak bir baş yapıt da beklememelisiniz.

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Ufak bir Stefan Zweig Maratonu
Hikayede – Oldukça – Büyük Boşluklar Var
Bize Kalsa Böyle Geçerdi Akşamlar
Tatil her zaman eğlenceli değildir: Barbarın Kahkahası