22
Nis
2016
1

Carl Sagan’dan Mesaj: Uzaydan Gelen Hitler Selamı ve Bizim (Evrendeki) Büyük Yalnızlığımız

Uzayın derinliklerindeki bir medeniyetten bir gün Hitler’in selamı ulaşsa elimize, bu medeniyetin barışçıl olduğunu düşünebilir miyiz? Peki ya o mesajı aslında biz dünyalılar gönderdiysek, ve onlar yalnızca iade-i mesajda bulunuyorsa? Carl Sagan’dan çok doğru sorularla bezeli bir roman…

Dünyada yayınlanan ilk televizyon programı hangisiydi biliyor musunuz?

Peki uzaya ilk gönderilen tv yayınından haberiniz var mı?

Ya da bu yayına ait sinyallerin ne kadar hızla hareket ettiğini biliyor musunuz? Muhtemel bir uygarlığa kaç yılda ulaşabileceğini?

Bir de şunu sorayım: Sizce bu tv sinyalleri neden gönderilmiş olabilir uzaya? Bu kararın ardında bilimsel bir heyecan mı, uzaydaki yaşama dair bir merak mı, yoksa politika mı yatıyordur sizce?

Bu sorulara ait bazı cevaplar var elimizde, bazıları ise muallak. Onların cevabını size bırakıyorum.

Bildiğimiz cevaplar şunlar…

Dünyada yayınlanan ilk televizyon yayını “Çiçekli Adam” olarak da bilinen şu yayındı:

Dünyada yapılan ilk uzun menzilli televizyon yayını ise, Hitler’in 1936 Berlin Olimpiyatları öncesinde yaptığı açılış konuşmasına ait görüntülerdi.

Bu görüntüler aynı zamanda uzaya da gönderilmişti. Düşünün bir; uzaydaki medeniyetlere “merhaba, biz artık baya geliştik, arada ziyaretimize gelin” demek amacıyla yolladığımız ilk mesaj bu… Daha dünyadaki beyaz ekranlar her evde yer almamışken, birbirimizi bile göremez iken bu ekranlarda, uzaya bu sinyalleri göndermek neden? Sonrasında pek çok başka sinyal ve mesaj da gönderildi uzayın derinliklerine ama, en ileriye gidebileni bu oldu aslında. Yani medeniyetimizi temsil eden ilk mesaj, milyonlarca insanın ölümünden sorumlu bir diktatörün egosantrik konuşmasından mürekkep…

Carl Sagan’ın meşhur romanı Mesaj (İngilizce orijinal adıyla Contact), utanç verici bir olasılığın üzerine inşa edilmiş. “Ya birileri aldıysa mesajı?” diyor Sagan ve Hitler’in selamının bize geri gönderilmesiyle başlayan bir olaylar silsilesinin orta yerinde kalıyoruz. Karakterlerinin ağzından bizi çeşitli sorulara, korkunç olasılıklara, hem umut hem de karamsarlık dolu bir geleceğin ortasına atıveriyor.

Kitabın başkahramanı, Ellie Halloway adlı bir kadın. Fizik ve matematik üzerine okumuş, özellikle de astrofizikle ilgilenen bir bilim insanı. Küçük yaşlarında babasının teşvikleri sayesinde bilime yöneliyor Ellie. “Sus bakayım, çocuklar öyle her şeyi sormaz” demek yerine, etrafındaki dünyaya olan merakını daha üst seviyeden başka sorularla perçinliyor babası. (Keşke hepimiz böyle ebeveynler olabilsek…)
contact-jodie-foster

Sonra Ellie büyüyor, bilim insanı olma yolunda ilerliyor. Fakat tahmin edeceğiniz üzere, erkek ağırlıklı bilim dünyasında pek çok zorlukla karşılaşıyor. Sırf kadın olduğu için, doktora hocası dahil, hiçbir meslektaşı ve üstünden saygı görmüyor. Bu yüzden de uzaylılardan “Mesaj” aldıklarını fark ettiğinde, tüm dünya onun yaptığı açıklamaya kuşkuyla yaklaşıyor. Ellie ve ekibi, aldıkları mesajın gerçekten de uzayın derinliklerinden geldiğini, içinde çok önemli sırlar taşıdığını, bu mesajın çözülmesinin medeniyetimiz için ne kadar önemli olduğunu anlatabilene kadar yıllar birbirini kovalıyor. Tabii aradan bu kadar sene geçince, bilimsel şüphecilerin bir müttefiği daha oluşuyor ister istemez: Dini fanatikler. “Ne malum, iyi niyetli oldukları?” diyor din bilginleri. “Belki de şeytanın ta kendisi gönderdi bu mesajı? Cehennemin kapıları açılacak belki bu mesajla? Üzerimize alevler yağacak, iblis Dünya’ya ayak basacak ve hepimiz kül olacağız!” Fakat Ellie pes etmiyor; kah sivri dille, kah tatlılıkla, pek çok kişiyi ikna ediyor.

Hem yerli, hem de yersiz sorular yıllarca birbirini kovalıyor, bu arada tüm dünya seferber olup, mesajın gizlerini çözmeye çalışıyor. Zira bilimin dönüştürücü gücüne inanan her insan gibi, mesajın bizi çok daha iyi yerlere taşıyacağından emin oluyor bu insanlar.

Malum; “dünyamızı kurgulayan güçler,” dışarda bir yerlerde başka bir medeniyetin, dahası insandan daha üstün bir aklın var olmasını kaldıracak denli güçlü bir sistem kurabilmiş değiller. Bu yüzden de bu “güçler” kitapta, mesajın çözülmesini engellemek için her türlü yalana, şantaja, karalama kampanyasına başvuruyor. Asıl olaylar ise, çok sonra gelişiyor…

giphy (1)

(Carl Sagan)

giphy (2) (Neil de Grasse Tyson)

Kitabın yazarı Carl Sagan’ın adı size tanıdık geliyor olabilir. Kendisi aynı zamanda Cosmos kitabının da yazarı ve aynı isimli belgeselin hem yapımcısı, hem de sunucusuydu. Sagan, ömrünü bilimsel düşünceyi yaymaya ve bilimi kitlelere sevdirmeye adamış, önemli bir insan. Bilim dünyasına katkıları inanılmaz. İlham verdiği kişi sayısı ise yüz binlerle ölçülüyor. (Neil de Grasse Tyson, bilim insanı olmaya, Sagan’ın sunduğu Cosmos belgesellerini izledikten sonra karar verdiğini söylüyor örneğin. Düşünün bir; bu koca yürekli adam olmasa, bilimsel düşünce bugün ne kadar da sınırlı sayıda insanın gönlüne yerleşebilirdi…)

Fakat ne yazık ki bir sorun var…

Sagan iyi bir roman yazarı değil. Bu kitabın kurgusunda insanın kafasını karıştıran çok şey var. Olaylar bir anda gelişiveriyor, nasıl olduğunu anlayamıyorsunuz. Ya da bazen bir olay çooook yavaş gelişiyor, ya da gelişmiyor; ki bu gelişmemezlik, her bilimsel atılımın öncesinde yaşanan o son duraklama olarak da yorumlanabilir… Ama öyle değil tam olarak. Okurken bir hayli zorlandığım, “artık şu düğümler çözülse de, hikaye devam etse” dediğim çok yer oldu. Uzayan çok fazla diyalog, boşa yazılmış gibi gelen pek çok sayfa…

Ama pişman mıyım okuduğuma, hiç değilim. Hatta bu yıl içinde bir kez de İngilizce aslını okumayı planlıyorum kitabın. Belki de sorun Sagan’da değil, benim tez canlılığımdadır? Olaylar çabucak sonuca bağlansın istiyorumdur belki, mutlu sona (ya da kötü sona, nasıl yorumlarsanız…) ivedilikle ulaşmak istiyorumdur. Bunun sağlamasını da ancak ikinci okumadan sonra yapabileceğim.

giphy

Kitabın 1997 yapımı muazzam bir film uyarlaması da var. “Kitabı filminden daha güzeldi” düsturunu benimsemiş bir insan olarak, filmi kitaptan daha iyi bulduğumu söyleyemem, söyletemezsiniz. Ama en az kitap kadar güzel, insanın ufkunu açan, ardında değişik sorular bırakan bir filmdi Contact. Başrollerinde Jodie Foster ile Matthew McConaughey bulunuyor. Filmde bazı olaylar kitaba göre çok eksik anlatılmış olsa da, bizi doğru sorularla muhattap etmesi sebebiyle, filmi de izlemenizi öneririm.

a-confederacy-of-jerks-a-look-back-at-the-movie-contact-palmer-joss-jpeg-256804

Matthew Bey’in 1997’den beri hiç değişmemesi?

(Burada küçük bir not: Mesaj kitabını yazdığı sırada Carl Sagan’a solucan delikleri ve paralel evrenler arası yolculuk konusunda, Kip Thorne baya yardımcı olmuş. O kim ola ki diyorsanız şayet, kendisi Interstellar filminin senaryosunu yazan ve bilim danışmanlığını yapan kişi oluyor. Hem bu filmin, hem de Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey filmlerinin bilimsel temellerinin çok sağlam olduğunu söylüyor Thorne. “Çünkü ikisi de, bilimden anlayan insanlar tarafından yazılmıştı” diyor şu Guardian röportajında.)

Insterstellar’ı sevdiyseniz, Contact’i de çok sevebilirsiniz. (Gerçi bu blogun güzide yazarlarından Doğacan hanım Contact’i sevmiş, Interstellar’ı sevmemişti ama, olsun…) Fakat Mesaj’ın kolay bir okumalık olmadığını, örneğin plajda yatarken falan okunamayacağını baştan kabullenmeniz gerekiyor. Bol bol altı çizilesi, not tutulası bir kitap Mesaj. Okuması ve anlaması biraz emek istiyor, ama buna değiyor.

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Damızlık Kızın Öyküsü: Erkekler de yanar, hem de nasıl yanar
Arrival’ı anlama kılavuzu: Kullandığımız dili değiştirmek bizi de değiştirir mi?
Andy Weir’dan Marslı: Hayatta kalmak için inat eden bir astronotun hikayesi
Ender’in Oyunu ya da Ender benim için neden bir çeşit peygamberdir?