19
Haz
2016
2

Karanlık düşler, rengarenk çiçekler ve ağaç kökleri: The Vegetarian

Birkaç hafta evvel ağaçların binalardan fazla olduğu, ne tarafa gidersek gidelim eninde sonunda kocaman, yemyeşil parklara çıktığımız bir diyardaydım. Elbette aklım fikrim oranın kitapçılarındaydı. Güzel kitapçılar gezdim, ama en sonunda şans eseri bulduğumuz kitapçıda kendimi bir süreliğine kaybettim. Almancam iyi olmadığı için envai çeşit Almanca kitabın ancak kapaklarına bakabildim, ancak İngilizce bölümü öyle genişti ki, beni bıraksanız birkaç günü rahatça geçirirdim. Lafı uzatmayacağım, Han Kang’ın bu yıl The Man Booker International Prize’ı kazandığı romanı The Vegetarian’ı da orada inceledim ve aldım.

 

han-kang-large_trans++-PSyyIpYuv3hhTxnBm0pRmOkz75bEWdW3CpTA5dFee4

 

Yazar Han Seung-won’un kızı olan Han Kang, 1970 doğumlu Güney Koreli bir romancı, aynı zamanda bir üniversitede yaratıcı yazarlık dersleri veriyor. The Vegetarian onun İngilizceye çevrilen ilk romanı, çeviriyi ise Deborah Smith yapmış. 183 sayfalık bu ‘novella’ aslında incecik görünüyor, ancak kolay okunabilir olduğunu söyleyemeyeceğim. Normalde bir uçak yolculuğunda bitebilecekken, ben günlere yaydım ve parça parça okumayı seçtim. Bitirdiğimde ise garip hisler içerisindeydim.

 

Roman üç bölümden oluşuyor: The Vegetarian, Mongolian Mark ve Flaming Trees. Hepsinin anlatıcısı farklı, etrafında gezindiği kişiler ve olaylar aynı. Açılışı Yeong-hye’nin kocası ile yapıyoruz. Bize eşinin ne kadar sıradan biri olduğundan, ev işlerini yapıp odasında kitabını okumaya çekildiğinden bahsediyor. Tek garip özelliğinin sütyen takmaması olduğunu öğreniyoruz. Ve bir gece vakti, Yeong-hye evdeki her türlü eti çöp poşetlerine doldurup, atmaya hazırlanırken kocasına yakalanıyor. Vejetaryen olmaya karar verdiğini ve bundan sonra et tüketmeyeceğini söylüyor. Adam deliye dönüyor çünkü tam bir aman-düzenim-bozulmasın adamı. Sebebini sorduğunda yalnızca bir rüya gördüğünü söylüyor. Ve evde bir daha et pişmiyor, adamın patronlarıyla gittikleri akşam yemeğinde kadının hiç et yememesi herkesin diline pelesenk oluyor, Yoeng-hye gün geçtikçe kilo veriyor, konuşmuyor ve uyumuyor. İç dünyasında neler olup bittiğini yalnızca ilk bölümde yer alan, onun bakış açısından yazılmış gibi duran kısa kısa rüya-notu gibi yazılardan anlıyoruz. Kocası en sonunda çareyi kadının ailesine haber vermekte (aslında ispiyonlamakta) buluyor ve olaylar iyice sarpa sarıyor. Anlaşılan o ki Kore’de vejetaryenlik pek kabul gören bir şey değil. Sinirli bir baba, pısırık bir anne, tepkisiz bir abi ve ağırbaşlı bir abla (ve onların eşleri, çocukları) yemekte bir araya geliyorlar ve her şey karışıyor. (Aman spoiler olmasın!)

 

Processed with VSCO with f2 preset

İkinci bölüm, yani Mongolian Mark’ta ilk bölümde yaşanan olayların üzerinden bir zaman geçmiş oluyor. Radarımıza Yeong-hye’ın kız kardeşi In-hye’nin kocası giriveriyor. Başarısız bir sanatçı, her daim kaygılı, omuzlar düşük… Kamerasıyla oradan oraya dolaşıp duruyor. Ve kafayı Yoeng-hye’e takmış, en çok da eşinin bir sohbet sırasında anlattığı ve kız kardeşinin kalçasında hala bulunduğunu söylediği lekeye. Yoeng-hye ile iletişime geçiyor, aklındaki planları bir bir uygulamaya koyuyor. Ve bir noktada bu bölümde de işler sarpa sarıyor, adamın resmettiği rengarenk çiçekler birbirine karışıyor. Eklemeliyim ki, ilk bölümde her şey ne kadar ilgi uyandırıcıysa, ikinci bölümde bir miktar iç sıkmaya, “Hayır, neden?” dedirtmeye başlıyor. Bedenin işlevi, bedenin sınırları, uzuvları hakkındaysa uzun uzun düşündürüyor bir yandan. Yeong-hye bu bölümde çok az konuşuyor, ancak hikaye yine onun etrafında dönüyor.

Yağmurlu bir günde başlayan üçüncü bölümde bakışlar Ing-hye’de… Çocukluğundan beri babasının uyguladığı şiddetten kaçabilmek için ‘örnek evlat’ rolünü layıkıyla oynamış, büyüdükçe de bunu ‘örnek eş’, ‘örnek anne’ ve ‘örnek işveren’ olarak devam ettiren, artık kendi kendisinden bıkmış, hayatta kendini hiç bırakamamış ve şimdi de hasta kız kardeşiyle ilgilenmek zorunda olan Ing-hye, artık bir deri bir kemik kalmış, yemek yemeyi reddeden ve kendini bir ağaç olmaya adamış Yeong-hye’ı ziyarete gidiyor ormanlarla kaplı bir dağın tepesindeki akıl hastanesine. Bedene hükmetmek / hayata hükmetmek, doğa ile bir olmak, bedenden özgürleşmek, bir şeye çok odaklanmak gibi konularda zorluyor okuru bu bölüm. Çok karanlık, biraz fazla ağdalı (örneğin şu: “Korkma,” dedi. Bunu kendine mi, oğluna mı dediğini bilmiyordu,” tarzı klişe cümleleri okumak bana sıkıntı veriyor), üzüntü verici bir bölüm Flaming Trees.

Roman boyunca aklıma bir şey takıldı. Birincisi, Yeong-Hye’ın evdeki etleri atmasıyla başlayan vejetaryenlik serüveni, yumurta vs. de dahil olarak hayvansal hiçbir ürün kullanmamasına dek gidiyor. Ancak hep ‘vejetaryen’ olarak adlandırılıyor, ‘vegan’ olarak değil. “Sen de takıla takıla buna mı takıldın?” diyeceksiniz. Valla öyle oldu. Bu arada yazarla yapılan röportajlardan birinde, Kore’de et tüketiminin batıya nazaran daha az olduğunu, tofu ve sebzelerin de bolca tüketildiğini, ancak birinin çıkıp vejetaryen olduğunu söylemesinin nadir rastlanan bir durum olduğunu söylemiş Han Kang. Vejetaryenliği seçmesinin sebebi ise saflık ve şiddete hiçbir yoldan başvurmama gibi olguların mükemmeliyetçi bir yolu olarak görmesiymiş.

 

_89705625_160516deborahsmithandhankang

 

Her ne kadar romanın son bölümünü bunalarak okumuş ve bitirmiş olsam da, üzerine düşündükçe her gün başka fikirlere kapılıyorum. Örneğin: Yeong-hye’ın et yememe kararının ataerkilliğe bir başkaldırma olarak düşünülebilir. Üçüncü bölümde aile ile ilgili öğrenilen ufak tefek bilgiler, ilk bölümdeki yemek faciasının parçalarıyla birleştirildiğinde böyle bir sonuca ulaşmamak imkansız. Ancak The Vegetarian bununla sınırlı kalmıyor, yazarın kimlik ve kendi kaderini tayin etme gibi konularda gösterdiği hassasiyet sebebiyle ‘öz’ nedir, ‘gerçeklik’ nedir, o ta derinden gelen, çoğu zaman izin vermeyip, bastırdığımız arzularımız nelerdir, bunları sorgulatıyor. Bu yüzden de rahatsız edici bir kitap. Kolay değil. Etkisi de kitabın kapağını kapayıp, bir rafa yerleştirmekle geçip gitmeyen romanlardan.