13
Oca
2017
0

Arrival’ı anlama kılavuzu: Kullandığımız dili değiştirmek bizi de değiştirir mi?

Arrival filmi, Ted Chiang’ın “Story of Your Life” adlı kısa hikayesinden uyarlanmış. Hem Arrival filmi hem de bu kısa hikaye son derece güzel. İkisini de şiddetle tavsiye ediyorum.

Başlarken Spotify’daki şu listeyi dinleseniz, seversiniz bence:

Hepimiz doğumumuzdan kısa bir süre sonra annemize ait dili öğrenmeye başlıyoruz. Bu esnada yaşadığımız topluma ait kültürü de ufak ufak edinmeye başlıyoruz aslında. Sonra da bir ömür, bu dilin ve kültürün egemenliğinde yaşıyoruz. Algılarımız yeterince açıksa, toplumda yolunda gitmeyen bazı şeyler olduğunu fark edip, bunlardan uzak durmaya çalışıyoruz. Herkesin kullandığından daha arı bir dil kullanmaya çalışıyoruz mesela. Ya da küfretmemeye çalışıyoruz. Toplumun verdiği her değeri benimsemeyip, bunları önce kendi akıl süzgecimizden geçiriyoruz. Bence iyi de yapıyoruz. Zira Arrival’dan anladığım odur ki, kullandığımız dil ve maruz kaldığımız kültür, bizim tüm dünyayı algılama biçimimizi de önemli ölçüde değiştiriyor.

Başrolünde Amy Adams’ın (bence Oscar’lık) bir performans sergilediği Arrival’da bir gün dünyanın 12 farklı yerinde uzay gemileri belirir. (Sürpriz: Bunlardan sadece 1’i Amerika’dadır!) Uzaylılarla iletişim kurulabilmesi ve edinilen bilgilerin paylaşılması için dünyadaki en zeki kişilerden destek alınmaktadır. Fizikçiler, matematikçiler, askeri kripto uzmanları… Derken bir gün Louise Banks (Amy Adams) adlı dilbilimcinin kapısı çalınır. Uzaylılara “Dünya’ya gelme amacınız nedir?” (What is your purpose on Earth?) sorusunu sormak isteyen yetkililer, Banks’in hızlıca bir çözüm geliştirmesini ve uzaylılara medeniyetimizle ilgili fazla bilgi “açık etmeden”, uzaylılardan mümkün olduğunca bilgi almasını isterler. Fakat Banks’in bu kadar basit bir soruyu sorabilmesi için, aylar sürecek bir çalışma yapması ve uzaylılarla doğru bir iletişim kurabilmesi gerekiyordur. Yakın zamanda büyük bir kayıp yaşamış olan Banks’in hem bu ulvi göreve odaklanması, hem de ileride yaşayacaklarına kendisini hazırlaması hayli zor olacaktır.

Arrival filmi, Ted Chiang adlı Amerikalı yazarın bir kısa hikayesinden uyarlanmış esasında. Yaklaşık 20 sayfadan oluşan “Story of Your Life” adlı hikayeyi de okumanızı öneririm. Ki bu noktada iyi bir haber vereyim: MonoKL yayınları yine yapacağını yapmış! Arrival’ın uyarlandığı hikaye de dahil olmak üzere Ted Chiang’ın hikayelerini Türkçe olarak basacaklar. Var olsunlar. (Onlara hürmetimden şimdi İngilizce hikayenin linkini paylaşmıyorum. Kitap çıkınca alıverin derim.)

 

“Kitabı filminden daha iyiydi” düsturunu benimseyen bir insan olsam da, bazı hikayeleri beyaz perdede görmeyi de seviyorum. Burada da benzer bir durum söz konusu. Evet, kısa hikayeyi okumak büyük keyifti. Özellikle de Dr. Banks’in iç sesini duymak, davranışları ardında yatan motivasyonları ve hayatta yaptığı tercihleri okumak bana büyük keyif verdi. Ama hikayede eksik olan birkaç minik yan vardı bence ki, bunlar filmde büyük bir ustalıkla tamamlanmış. Örneğin olayın politik arka planına dair daha fazla detay var filmde. Arrival’ın yönetmeni Denis Villeneuve ve senaryo yazarı Eric Heisserer için bir alkış…

Arrival’da iletişimin hayatımızdaki önemiyle ilgili pek çok vurgu var. Her gün kullanmaya alıştığımız iletişim yöntemleri aslında hayatımızı nasıl etkiliyor? Başka bir dil ve başka algı yöntemleri mümkün mü? Bu yeni yöntemleri bulduk diyelim; bilincimiz nasıl değişirdi? Olaylara bakış açımız, zaman algımız, toplumdaki yerimizle ilgili duygularımız değişir miydi? Bunların dışında zaman yolculuğu ve zaman algısıyla ilgili sorular da soruluyor filmde. Sonucunu bile bile, kötü bir tercihte ısrar eder miydiniz mesela? Bile bile derken öngörmek manasında kullanmıyorum; gerçekten de, ileride kötü sonuçları olacağını görmüş olsanız, böyle bir imge bahşedilse size, ancak sonrasında daha iyi bir şeylere yol açacağını da bilseniz, yine de o ilk tercihinizi sürdürür müydünüz?

Arrival’da bu soruların tümüne cevap verilmiyor. Hem bunların cevapları, hem de filmin sonunu yorumlamak, biz izleyicilere bırakılmış gibi hissettim ben. Ancak Chiang’ın hikayesinde bunların cevaplarını bulmak mümkün. Bu yüzden de tekrar söylemek isterim: Hikayeyi okuyunuz!

Buradan sonra biraz teknik ve bilimsel konuşuciim, ancak hiç spoiler vermiyciim. Söz!

Zaman algısı bir yanılgı mıdır?

Gelelim hikayenin ve filmin bende yarattığı beyin patlamalarına…

Zaman nedir? İnsan beyninin ürettiği bir ölçüm metodu mudur? Nasıl davranır peki zaman, doğrusal bir düzlemde mi “ilerler” yoksa farklı bir hareketi mi vardır?

Biz insanlar aslında doğduğumuz andan itibaren ölümümüze doğru ilerliyoruz. Küçücük bebekler iken, atmosferdeki basınçtan ve oksijen miktarından etkilenmeye, yavaş yavaş eskimeye başlıyoruz. Bu eskime ise çok yavaş oluyor, tabii bizim algımıza göre… Doğarken yepisyeni, çok hızlı, çok heyecanlı olan hücrelerimiz, “zamanla” daha yavaş çoğalmaya başlıyor, ama aynı hızda ölmeye devam ediyorlar. Dolayısıyla bedenimiz, bebeklikten yaşlılığa gelesiye dek büyüyor gibi görünüyor ama, aslında eskiyor. Eskiyor, eskiyor ve sonunda öyle bir nokta geliyor ki, hücrelerimizin yenilenme hızı, vücudumuzun ihtiyaç duyduğundan daha yavaş gerçekleşiyor. Sistemimiz çöküyor. Vücudumuz da çalışmayı bırakıyor. İşte bu ortalama 70 küsurluk süreye bizler “ömür” diyoruz. Arada geçen süreyi anlamlandırmak, en efektif şekilde kullanmak ve “pişmanlık yaşamamak için” de, “zaman” adını verdiğimiz bir ölçü birimini kullanıyoruz. Güneş’in doğuş ve batış süreleri arasında kalan süreye gün diyoruz mesela. Gün dediğimiz zaman dilimi içinde çalışıyor, çabalıyor, diğer günler için hazırlıklar yapıyoruz. Günler haftaları, onlar da ay ve yılları oluşturuyor. Duruma göre “on yıllar” ya da “yüz yıllar” gibi de tanımlayabiliyoruz bu süreyi. Beynimiz kayıt tutan bir aygıt olarak çalıştığı için, zaman denilen kandırmacayı da açık yüreklilikle benimsiyor ve bu sistemin içinde kendince bir düzen buluyor. O düzene de “hayat” diyoruz.

Bazı astrofizikçiler ise “zaman” diye bir şeyin tek başına var olduğunu düşünmüyorlar. Bu yüzden de uzay-zaman demeyi tercih ediyorlar. Duruma göre uzay derken zamanı, zaman derken uzayı kastedebiliyorlar hatta. Evrende yer alan göksel kürelerin devinimleri ve etkileşimleri, bizim “zaman” adını verdiğimiz düzlemde gerçekleşiyor anlayacağınız. (Bu konuda Interstellar Blu Ray’iyle gelen “Science of Interstellar” belgesel serisini ve aynı adlı kitabı okumanızı öneririm. “Yıldızlararası Bilimi” adıyla Alfa Yayınları tarafından da basıldı.) Genelde kabul gören teoriye göre, Büyük Patlama (Big Bang) denilen olay sonrasında evren tüm yönlere doğru genişlemeye başladı. O andan itibaren ilerlemeye başlayan gök cisimleri, doğan ve ölen yıldızlar, galaksiler… Hepsi, büyümekte olan bu evren içinde kendine yer buldu. Evrenin büyümesi de, zamanı oluşturdu. Şu anda Dünya’dan yıldızlara baktığımızda, ışığın bize ulaşma konusundaki kararlılığı sayesinde, bazıları çoktan ölmüş olan yıldızları hala görebilmekteyiz. Yani biz yıldızlara ve evrene baktığımızı sanıyoruz ama, aslında “zamana” bakıyor oluyoruz. Bu yüzden de bizim “zaman” ve “hayat” dediğimiz şeyler, aslında var olmayan, ya da son derece önemsiz düzeyde var olan şeyler. (Bu fikri ortaya atan Adam Frank’e de buradan selam etmiş olalım http://www.popsci.com/science/article/2012-09/book-excerpt-there-no-such-thing-time)

İyi de bunlar ne demek? Elimizde imkan olsa, evrenin var olmaya başladığı ana bile tanıklık edebilecek kadar “geriye” gidebiliriz demek. Ya da bu evrenin ilerleme hızına bir şekilde yetişebilsek, uzay zamanın en uç kısmına gidip, evrenin büyümesine tanıklık edebilir, küçük bir çocuğun ilk adımlarında elinden tutmuşuz gibi, onunla yan yana yürüyebiliriz. Demek ki gelecek dediğimiz kavram bir bilinmez değildir. Yalnızca bizim henüz “yetişemediğimiz” bir kavramdır. Beynimizin algı biçimlerini değiştirsek, o zaman geçmişi, şimdiyi ve geleceği birbirinden bağımsız olarak algılamayı da bırakabiliriz. Sonrasında da gelecekte olacakları öngörebiliriz belki de. Bunu düşününce zaman ya da uzay-zaman için “doğrusaldır” diyebilir miyiz hala? Her şey geçmiş, şimdi ve gelecekten mi ibaret? Biraz daha sarmal bir yapıdan bahsetmek daha doğru gelmiyor mu size de?

Heyhat, beynimiz doğrusal bir düşünme yapısına sahip. Bu yüzden de sarmal bir yapıyı, ya da şu anda düşünemediğimiz farklı yapıları anlamak, şimdilik mümkün değil. Yine de beynimizin el verdiği ölçüde spekülasyon yapabilir, teoriler ortaya atabilir, bunları kanıtlamaya çalışabiliriz. Arrival da bu noktada kolları sıvıyor, bazı alternatifler bulmaya çalışıyor.

Yeni bir dil öğrenmenin etkileri

Geldik Arrival’ın omurgasını oluşturan 2. mevzuya… Nasıl iletişim kurarız?

Filmdeki uzaylılar, bizler gibi ileriye doğru giden bir yazılı dil kullanmıyor. Bizimkinden tamamen farklı şekilde, sarmal bir iletişim biçimini benimsemişler. Yuvarlak bir yazı tipi kullanıyorlar ve her bir sarmal, bir cümleyi oluşturuyor. Sarmalların her biri birbirinden milimetrik şekilde farklılaşıyor ve geçmiş, şimdi ve gelecek gibi zaman kipleri içermiyorlar. Bu dili çözmeyi başaran Dr Banks ise, farkında olmadan önemli bir değişimin parçası haline geldiğini fark ediyor.

Biz insanlar, kendi aramızda anlaşabilmek için, beynimizin algısal olarak bize sağladığı sınırlar dahilinde bazı işaretler oluşturduk. Bunların yazılı olanlarına harfler dedik, hareketli olanlarına ise jest ve mimik… Harfleri bir araya getirip bazı ses toplulukları oluşturduk. Bunları da bazı objeleri, duyguları ve varlıkları tanımlamak için kullandık. İçinde yaşadığımız doğal ortama, kültürümüze ve algı biçimimize göre de bunları farklılaştırdık. Örneğin Türkçede kayınço, kayınbirader, enişte gibi pek çok akraba tanımlaması var. Çünkü bizler geniş ailelere sahibiz ve birbirimize çok bağlıyız. Aile bizim kültürümüzün merkezi, çekirdeği, en önemli yeri… Fakat İngilizler için bu detaylar o kadar da önemli olmasa gerek ki, az evvel saydığım titrlerin hepsine “brother in law” deyip geçmişler. Yani “hukuken erkek kardeş”…

Cümlelerimizi kurarken, bir de zaman belirteci kullanıyoruz. 3 adet zaman var bizim için: Geçmiş, şimdi ve gelecek. Bunları bir sayı doğrusu üzerinde düşünüyoruz. Şu anda durduğumuz yer, 0 noktası. Geçmişte olanlar 0’dan geriye doğru saydığımız sayılar. 3 gün önce dediğimizde aklımızda -3 sayısı var mesela. Ya da gelecek ay dediğimizde, bugüne 30 gün daha koyup, o şekilde bir hesaplama yapıyoruz. Biz insanlar için bunun dışında bir zaman tanımı mümkün değil. Dolayısıyla bunu yazıyla belirtirken de ileriye doğru giden bir yazı tipi kullanıyoruz. (Arapça sağdan sola, Japonca ise yukardan aşağıya yazılıyor, evet. Ama o dilleri konuşanlar için de bu iki yön “ileri” yönünü ifade ediyor.) Peki farklı beyin ve kültür yapılarına sahip uzaylılar için…? Onlar zamanı nasıl tanımlardı? Yazılarını nasıl yazarlardı? Bir olaydan bahsederken nasıl düşünürlerdi?

Yeni bir dil, yeni bir bakış açısı

Bir başka dili öğrenmek, örneğin Almanca gibi son derece yaratıcı ve yüzlerce kombinasyon olasılığı içeren bir dili konuşabiliyor olmak, algımızı nasıl etkilerdi peki? Film sayesinde öğrenmiş olduğum Sapir-Whorf hipotezine göre algımızı ciddi şekilde değiştirirmiş. O esnada, beynimizde de farklı bazı alanları kullanmamızı sağlarmış üstelik yeni bir dil öğrenmek. Hatta zamanla düşünce yapılarımızın değişmesini, farklı bakış açıları edinmemizi de sağlarmış.

Neredeyse virgül ve nokta kullanır gibi küfreden kişileri düşünün. Neden sürekli küfretme ihtiyacı hissediyorlardır? Söz gelimi küfür de bir iletişim biçimi olduğuna göre, karşıdakilerine hislerini anlatmanın en kısa ve dolaysız yolu olarak küfretmeyi seçiyor olabilirler mi? Düşüncelerini günlük hayattaki kelimelerle ifade etmek yerine anneyi ve kadını merkezine alan, “koymak” eylemini içeren küfürleri ardı ardına sıralayan kişiler ne hissediyor olabilir? Bir yetersizlik olabilir mi mesela? Ya da kadınlarla ilgili düşüncelerinde bir yanlışlık olabilir mi? Dili değiştirmek ve bazı küfürleri, atasözlerini, deyimleri modifiye etmek bu yüzden önemli olabilir belki de. Günde 3 kadının öldürüldüğü ve katillerin cüzi cezalar aldığı bir ülkede, dil yoluyla algıyı değiştirerek başlayabilir miyiz bir şeylere dersiniz?

Arrival filmi Altın Küreler 2017’de (Golden Globes 2017) En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Orijinal Müzik dallarında adaydı. Ancak ne yazık ki ödül alamadı. Oscar adayları henüz açıklanmadı ama, birbirimizi anlamaya ve düşünce yapılarımızı değiştirmeye ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde Arrival’ın Oscar alması gerçekçi bir beklenti bence. Takipte kalalım derim.

Sonuç olarak Arrival hem oyunculuklarıyla hem yaptığı açılımlarla hem de kullanılan efektlerle geçtiğimiz yılın en iyi filmlerinden biriydi bence. Aynı şekilde sırtını dayadığı kısa hikaye de son derece başarılıydı. Hala izlemediyseniz mutlaka izleyin.

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Chris Hadfield’dan enfes bir otobiyografi: Bir Astronotun Dünya’da Yaşam Rehberi
Carl Sagan’dan Mesaj: Uzaydan Gelen Hitler Selamı ve Bizim (Evrendeki) Büyük Yalnızlığımız
Andy Weir’dan Marslı: Hayatta kalmak için inat eden bir astronotun hikayesi
Amerikana – uzaklardan gelen güzel roman
  • Kutluk Kagan

    Merhaba, şans eseri bloğunuza uğradım. bir lisan bir insan iki lisan iki insan yazınızı okudum.

    Merak ettiğim

    Günde 3 kadının öldürüldüğü ve katillerin cüzi cezalar aldığı bir
    ülkede, dil yoluyla algıyı değiştirerek başlayabilir miyiz bir şeylere
    dersiniz?