5
Oca
2017
0

Michael Pollan’dan yeme-içme tavsiyeleri

Kafa dağıtmak, haberlerden kaçmak, hatta daha doğrusu dış dünyadan kaçıp kurtulmak için kitaplara sığındığınız oldu mu? Benimki de ne garip soru, hele ki Türkiye’de yaşıyorsanız yapmamış olmanız imkansız. Evet, Başucumuzda Kitap ekibi olarak mottomuz, “Yalnızca boş zamanlarımızda okumuyoruz,” olabilir, ama çok yakında, “Hayatın acı gerçeklerinden kaçmak için okuyoruz,”a da çevirebiliriz sanırım.

Yeni yılı Cunda’da, arkadaşımın güzel atölyesinde karşıladım. Sabah uyandığımda Taş Kahve’de çayımızı yudumlarken karşımızda televizyon açıktı ve biz yine ekrandan gözlerimizi alamıyorduk. Zar zor sokağa çıktık, boş ve soğuk ara sokaklarda yürüyüp kedi köpek sevdik. Dedim ki kendi kendime, “Çıldırmak istemiyorsan kaleme kağıda, kitaba, sevdiklerine sarılacaksın. Başka yolu yok.” Böylece dönüş yolunda daha arabada gömüldüm okuduğum kitaplara.

 

Ocak ayında ilk bitirdiğim kitap Michael Pollan’ın ‘Food Rules: An Eater’s Manual’ı oldu. Ancak benim okuduğum versiyonu illüstrasyonluydu ve çizimler Maira (Maria değil) Kalman’a aitti. Çok neşeli, basit ama güzel bilgilerle dolu bu kitapla 2017’ye başlamak garip ama güzel oldu.

 

Michael Pollan ismine aşinayız aslında, Türkçeye çevrilmiş kitaplarının arasında Domingo’dan çıkan Arzunun Botaniği, SinekSekiz Yayınları tarafından basılan Bana Ait Bir Yer: Hayallerin Mimarisi ve Pegasus’tan çıkan Etobur-Otobur İkilemi var. Amerikalı bir aktivist, gazeteci ve yazar, aynı zamanda da UC Berkeley School of Journalism’de gazetecilik dersleri veren bir eğitimci. 2009 yılında yayımlanan Food Rules minimal bir kitap, içinde gerçekten ‘yemek yemek’ ile ilgilenenler için çeşitli kurallar var ve ne mutlu ki bu kuralların hiçbiri anlayamayacağımız bir dille değil, aksine arada gülümseten bir dille yazılmış. Üstüne bir de Maira Kalman’ın renkli çizimleri eklenince ‘yeme de yanında yat’ tadında bir kitap olmuş. Food Rules teori, tarih ve bilimden örneklerle dolup taşan değil, ama bunların hepsini hatmetmiş bir araştırmacının daha çok günlük hayatımız ve alışkanlıklarımıza dayanan çözüm yolları üretmeye çalışmasının bir ürünü.

 

Pollan’ın söylediği şey basit (ama her zaman için kolay değil):

Yemek ye.

Çok fazla yeme.

Çoğunlukla sebze tüket.

Kitabı bu üç ana maddede toparlamış ve ardından bunların anlamlarını, nasıl yapılabileceğini, püf noktalarını 83 maddeyle açıklamaya girişmiş. Önce insan soruyor, “Yemek ye ne demek? Biz ne yiyoruz?” Michael da tane tane anlatıyor ‘gerçek yiyecek’ nedir, ‘işlem görmüş’ olanı nasıldır, sağlıksız besinleri market arabamızın içine yuvarlanmaktan nasıl alıkoyabiliriz diye. Elbette her yıl süpermarketlere giren yepyeni ürünler inanılmaz rakamlara ulaşsa da, bunların çoğunun ‘yiyecek’ olarak adlandırılamayacağını, gıda üzerine çalışan bilim adamlarının elinden çıkma ürünler olduğunu ve bunlara karşı gelmenin çok çok zor olduğunu söylüyor. O yüzden de tavsiyeleri bu gibi uygulanması kolay şeyler oluyor:

  • Büyükannenizin yiyecek olarak tanımayacağı bir şeyi yemeyin.
  • Üçüncü sınıfa giden bir çocuğun telaffuz edemeyeceği içeriğe sahip bir şeyi yemeyin.
  • Televizyonda delicesine reklamı yapılan bir şeyi yemeyin.
  • Üzerinde ‘light’, ‘yağı azaltılmış’, ‘diyet’ yazan bir şeyi yemeyin.
  • Zaman içinde çürüyebilen besinleri tüketin.
  • Yalnızca insanlar tarafından pişirilmiş besinleri tüketin.
  • Eğer arabanızın camından ulaşabiliyorsanız, o gerçek bir besin değildir.
  • Eğer her dilde ismi aynıysa, o gerçek bir besin değildir. (Şair burada Cheetos’a, Big Mac’e, Pringles’a ve nicelerine sesleniyor.)

Bu ve bu gibi kurallar kitabın birinci bölümünü oluşturuyor. Ardından geliyor ikinci soru ve cevap:

 

 

Michael Bey diyor ki: Evet, bol bol sebze tüketin, özellikle de yeşil yapraklıları, topraktan çıkan otları. Et tüketmeyin demiyorum, ama ara ara yiyin gözünüzü seveyim. Onları da dikkatli seçin, öyle fabrikalarda sıkış tepiş büyütülen hayvanları yemeyin. Sebze etin yanında garnitür olmasın, aksine et sebze yemeğini tatlandıracak ufak bir yancı oluversin.

 

Bir Çin atasözü dermiş ki: Tek bacağının üzerinde duran bir şeyi (mantarlar ve sebzeler) yemek, iki bacağı üzerinde duran bir şeyi (kuş türleri) yemekten, o ise dört ayağı üzerinde duran bir şeyi (inek, domuz ve diğer memeliler) yemekten çok daha iyidir. Araya böyle ‘büyüklerden inciler’ serpiştirmekten geri kalmayan Pollan, yağlı küçük balık tüketmenin önemini vurguluyor ve özellikle ringa balığına methiyeler düzüyor. Aynı şekilde yoğurt, turşu, ekşi mayalı ekmek gibi mayalı ve probiyotik içerek yiyecekleri de bağrımıza basmamızı salık veriyor. Sütün rengini değiştiren kahvaltılık gevrekler içinse, “Evlat olsanız sevilmezsiniz,” diyor. (Demiyor tabii de, bence içinden kesin geçirmiştir.)

“The whiter de bread, the soon you’ll be dead,” diyerek yavaş yavaş bizi isyana doğru sürüklese de, artık pek çoğumuz ekmeğin tam buğdayını, ekşi mayalısını, tok olanını tercih ettiğimizi fark edip, adamcağıza çok yüklenmemeye çalışabiliriz. Zaten böyle iddialı maddelerin arasına, “79. madde hariçtir,” diyor masum masum, çünkü o maddede arada yediğimiz ‘yaramaz’ şeyler anlatılıyor, ara ara tükettiğimizde hiçbir sorun teşkil etmeyeceği söyleniyor. Sonuç olarak, tam buğday ekmek iyidir, cicidir, ekmek öyle korkulacak bir şey değildir. (Karatay beni elinde bagetle kovalayacak.)

Bir de şöyle ‘tatlı’ bir tavsiyesi var Pollan’ın: kendi ‘junk food’unu kendin yap, öyle ye. Yani canın çikolatalı kek mi çekti, bari içine neler koyduğunu bilerek kendin yap, sonra otur bir güzel keyfine vara vara ye. E her gün o kadar zahmete giremeyeceğine göre, her gün çikolatalı kek yemeyeceksin demektir. (Acaba öyle mi? Ben üşenmeyebilirim. ^.^)

Neyse, çok uzattım. İkinci bölüm de bu ve bu gibi kurallar/tavsiyelerden oluşuyor. Ve geliyoruz son bölüme:

 

 

Son bölüm, yani ‘Nasıl yemeliyim?’ bölümü okurken en keyif aldığım bölüm oldu. Farkındalık içinde bir yemeği tüketmenin, başkalarıyla paylaşmanın ya da tek başına yerken bile ilgini alakanı tabağındakilere verebilmenin güzelliğini, yemekle daha sağlıklı bir ilişkimiz olabilmesi için neler yapılabileceğini hatırlatan bir bölüm bu. Michael Pollan şu gibi tavsiyelerde bulunuyor:

  • Daha fazla öde, daha az ye: Miktarı kalitenin önünde tutan bir dünyada, belki üç lira fazla vereceğiz ve daha kaliteli besinler tüketeceğiz. Üstelik buna özen gösterirsek, sofrada aldığımız keyif de katlanıyor. ‘İyi yemek’ diye bir gerçek var ve cebimizden çıkan daha fazla olsa da, ileride o paraları hastanelere dökmeyecek olduğumuzu bilmek daha iç açıcı sanki. Yani, doktora gideceğine manava gitsin, eczacıya gideceğine çiftçiye gitsin. (Türkiye’de tarımın durumu vs. ayrı bir yazı konusu ve sanırım bu bloga yazılacak bir şey de değil. ^.^)
  • Doymadan dur: Elbette, “Tabağında kaç pirinç kalırsa o kadar çocuğun olur,” ya da “Arkandan ağlar,”larla büyümüş bir neslin tabağını silip süpürmemesi bir mucize olurdu, ama keşke sofradan patlamak üzereyken kalkmasak, o pantolon düğmesini binbir güçlükle açmaya çalışmasak.
  • Açken ye, sıkılmışken değil: Duygusal yeme diye bir gerçek var, özellikle de bence şu sıralar çoğumuzun muzdarip olduğu bir şey olabilir bu. İçimiz daralıyor, bir çikolata yiyoruz, haber okuyoruz, cips paketine saldırıyoruz. Ancak Pollan yemeğin masraflı bir antidepresan olduğunu, ‘aç kalbi’ doldurmak için yemeğe saldırmanın çok da işe yaramadığını söylüyor. Sadece üzgün ya da stresliyken değil, pek çok duygu durumu için geçerli bir şey bu. Belki arada kendimize sormamız gereken sorulardan…
  • Eğer bir elmayı yiyecek kadar aç değilsen, muhtemelen aç değilsin: Hissettiğimiz şeyin açlık mı, yoksa başka bir şey mi olduğunu anlamak için ufak bir deney.
  • Biraz aç olmak iyidir: Karnımızın kazınması o kadar da kötü bir şey değil. Ama…
  • Çok da aç kalma: Bunları tek tek yazarken artık kendimi diyetisyen gibi hissetmeye başladım ama doğru, bu defa da karşımızdaki arkadaşımızı bile yiyebilecek kıvama gelebiliyor, ya da yok yere kavga gürültü, huzursuzluk çıkarabiliyoruz.
  • Yemeği hazırlama süresi kadar onu yerken de keyfini çıkarmaya bak: Yiyecek bir şeyler hazırlayıp, beş dakika sonra boş tabağa bakmak can sıkıcı. Belki azıcık daha keyfini çıkarıp, eğer yemeği biz yapmışsak kendimize, ya da bize o yemeği hazırlayan kişiye duyduğumuz şükranı gösterme şansımız olabilir.
  • Masaya bir buket çiçek koy, her şey iki katı lezzetli hale gelecek: Michael Pollan burada romantik bir yeme içme yazarı olduğunu gösteriyor.
  • Eğer mümkünse ekip diktiğin bir bahçen olsun, yoksa da balkonda bir şeyler yetiştir: Yeşillikler olur, domates salatalık olur, çeşitli biberler olur… Belki şehirde kendimize koca bir bostan yapamayabiliriz ama insan salatasına kendi yetiştirdiği naneden bile ekleyince mutlu oluyor.
  • Yemek yap: Michael Pollan’ın sondan bir önceki kural/tavsiyesi bu. Oldukça basit ama etkili, sağlığımız için yapabileceğimiz en iyi şeylerden birinin kendi yemeğimizi kendimizin pişirmesi olduğunu söylüyor. Hepimiz bir yerlere koşturuyoruz, zamanımız kısıtlı, 24 saat her şeyi halletmek için kısa geliyor ama azıcık elimizi kolumuzu sıvayıp mutfağa girsek, hem biraz rehabilite oluruz, hem de kendi yaptığımız mis gibi yemekleri yeriz.
  • Kuralları arada bir yıkılmak içindir: Kafayı yalnızca sebze yemeye takarsak, içinde şeker var diye hiçbir arkadaşımızın doğum günü pastasını tatmazsak, sevgilimizle beraber söyle güzel bir brownie’yi paylaşmazsak bu hayatı kendimize dar etmiş olmaz mıyız? Evet, kurallar arada bir yıkılmak içindir, özel günlerde yediğimiz içtiğimiz şeyler her gün tükettiğimiz şeylere dönüşmediği sürece bir problem yok demektir. Oscar Wilde’ın da söylediği gibi: “All things in moderation. Including moderation.” (Her şey ölçüsünde güzel. Ölçülülük de.)

 

(Michael Pollan’ın bir TED konuşması var, merak edenlere: Tık tık.)

 

  • Seda Artar

    Harika, harika yazı, benim de çok düşündüğüm şeyleri bir bir sıralamış Pollan Bey, tanışmak boynumuzun borcu oldu.