27
Oca
2017
0

Virginia ve Vita: İki cambaz bir ipte oynar mı?

Geçen hafta yakın bir arkadaşımla minik bir kitap kulübü kurduk. ‘Kurmak’ doğru kelime mi bilmiyorum, çünkü tek yaptığımız şey beraber beş altı kitapçı dolaşıp, ikimizin de ilgisini çeken bir kitapta karar kılarak, onu almak ve okumaya başlamak oldu. Seçtiğimiz kitap Fransız yazar Christine Orban’ın Virginia ve Vita romanıydı. Can Yayınları’ndan Birsel Uzma çevirisi ile geçtiğimiz sene yayımlanan romanda bizi en çok çeken şey, romanda Virginia Woolf’un Orlando romanının Vita Sackville West ile olan arkadaşlık ve aşk ilişkisinden aldığı ilhamla nasıl yazıldığının anlatılıyor olmasıydı.

 

Daha önce Woolf ile West’in mektuplaşmalarını kapsayan bir kitap okumuştum ve aralarındaki 19 yıl süren ilişkinin başlayışını, ilerlemesini ve Woolf’un intiharı neticesinde bitişini az çok anımsıyordum. Ancak bu mektuplardan ilhamla bir yazarın, bu iki enteresan kadının hayatlarından birkaç yıllık bir bölümü romanlaştırması açıkçası bizi heyecanlandırdı. Karar verdik, kitap kulübümüzün ilk kitabı Virginia ve Vita olacak, bir hafta içinde romanı okuyacak, notlarımızı alacak ve sonra buluşup, kitap üzerine konuşacaktık.

 

 

20 Ocak’ta romanı okumaya başladık ve 25 Ocak günü, Kadıköy’de buluştuk. Birkaç gün evvel buluşma sebebimiz İstanbul’da kar yağacağını öğrenmemizle birlikte, “Trafik çekmeyelim, üşümeyelim,” diye düşünmemizdi. Rahat okunan ve çok kalın bir kitap olmayan Virginia ve Vita’ya dair aldığım bazı notlar şöyle:

  • Öncelikle düzeltiyi yapan kişinin çok özensiz olduğunu düşündüm. Arkadaşım da okurken, “Yok artık,” dediği hatalar bulduğunu söyledi. Bir iki yerde kelime tekrarlarını geçtim, cümle tekrarları var! Yani şöyle: Bir cümlenin iki benzer çevirisi var, muhtemelen birinden birini kullanacaklarmış ancak sonra ikisini de orada unutuvermişler. Roman yayımlanmadan bu tip şeylerin gözden kaçabilmiş olması okuru ufaktan sinirlendiriyor sanırım. En azından ben, “Kimse baştan sona bir okumadı mı bu kitabı?” diye düşündüm. Kimi cümlelerde ise, öznenin kim olduğunu anlayamıyorsunuz. Sayfa yanlarında, “Bunu Vita mı söylüyor? Harold mı? Victoria mı konuşuyor, Virginia mı?” diye notlar aldığıma göre, bir gariplik var demek ki. Ya da mesela “kalın kalın odunların yanmakta olduğu şömine” nedir öyle? Sonuç olarak, roman veya çeviriye lafım yok ama baskıya hazırlanırken hiç dikkat edilmemiş gibi geldi bana.
  • Romanda halihazırda başlamış bir aşk ilişkisinin etkileri ve bu -yasak- ilişkinin taraflarından Virginia Woolf’un yazacağı romanın esin perisinden de öte, ana kahramanının sevgilisi Vita olmasına karar vermesiyle ilerleyen süreç anlatılıyor. Virginia’nın Orlando’yu yazmadan evvel çok ciddi delilik nöbetleri geçirdiğini ve kocası Leonard’ın karısının üzerine titrerken, bir yandan da yayınevleri Hogarth Press’i idare etmeye çalıştığını, bir yandan da Vita’nın karısının kalbini kırıp, onu depresyonun derinliklerine sürüklemesinden duyduğu endişeyi görüyoruz. Vita’nın bolluk içinde (hem maddi, hem de gönül maceraları bakımından) geçirdiği günlerde, büyükelçi olan kocası Harold’la, babası ve annesiyle, doğayla, şiirle ve en önemlisi de Virginia Woolf’a duyduğu hayranlık ile, bir roman kahramanı olarak kağıda dökülmenin onda yarattığı gel gitleri takip etmeye başlıyoruz.
  • Virginia da, Vita da farklı açılardan dominant kadınlar. Virginia’nın ‘kadınsı’ yanı yok denecek kadar azken, Vita tam bir femme fatale. Yuvalar yıkıyor, kadınları ve adamları ayartıyor, eşcinsel kocası Harold’la aralarında sözcüklere dökülmeyen bir anlaşma var sanki ve ikisi de çocuklarıyla birlikte ‘soylu’ hayatlarına birlikte devam etmekte bir sakınca görmüyorlar. Virginia’nın ise dominant olduğu dünya dışarıya dönük değil, aksine zihni, hayal gücü, yarattığı kahramanlar, kalemi, kağıdı ve çalışma odasıyla daha çok içine dönük bir yer. Ama bir tür kelime büyücüsü Woolf, kaleminin sihrinden haberdar ve bazen etrafı yakıp yıkmaktan, sevgilisini kıskanırken hissettiği yoğun hislerden ötürü içi köpürürken kahramanı Orlando’yu da oradan oraya savurmaktan geri durmuyor.

 

  • Romanda bazı cümleler çok hoşuma gitti. Bunları okurken çizmekten de alıkoyamadım kendimi. Bir ikisini paylaşmak isterim:

“Virginia yaşama gücünü koruyabilmek için ölüm şerbetinden her gün küçük bir miktar içmek gerektiğini düşünüyordu. Kendisinin de bir gün yok olacağının bilincine vardığında, yaşamı daha kolay sırtlanıyordu. Hiçlik bilinci ona şimdiyi kabullenme olanağı veriyordu. Zamanın değerini bilmek için, zamanın sayılı olduğunu bilmek gerekiyordu.”

“Orlando sayfalar boyunca sessiz, öylece atıl kalıyordu. Kanamıyordu. Virginia bir kalem darbesiyle üzerini çizdiğinde, bir bıçak darbesiyle yaralandığında bile çığlık atmıyor, isyan etmiyordu: O bir yaratıktı. Kendisiyle alay ediyor, yazarıyla ve bir bölümü baştan alarak, yeniden yazarak, boş yere baştan başlayarak, her gün bitkin bir halde, biraz çökmüş olarak aynı yere dönerek, kendini sözcüklerle fazla ve onlarsız güçsüz hissederek kaybettiği saatlerle dalga geçiyordu.”

“Zaman yetenek getirmiyordu, yetenek zaman talep ediyordu.”

  • Velhasılıkelam, romana hayran kaldığımı söyleyemeyeceğim. Bir yerden sonra kendimi elinde kalemi, sürekli yazım hatası arayan, notu kıt bir öğretmen gibi hissetmeye başladım. Ve bu nedenle de tam olarak içine giremedim olayların. Sanırım Virginia Woolf ve Vita Sackville West ikilisi ile ilgili daha doyurucu, kurgusu daha güçlü bir roman okumak isterdim. Ancak yine de, romanla ilgili arkadaşımla buluşup konuştuğumuz gün, bir anda 25 Ocak’ın Virginia Woolf’un doğum günü olduğunu fark etmemiz güzel bir tesadüf oldu.

Seçtiğimiz ikinci kitap ise Maya Kitap’tan çıkan, Alâ El Asvani’nin Yakupyan Apartmanı isimli romanı. Avi Pardo’nun çevirdiği roman, yayımlandığı dönemde ülkesi Mısır’da ciddi tartışmalara yol açmış, en çok okunan ve pek çok dile çevrilen Arapça romanlardan biriymiş. Toplumsal gerçekçi yazar Alâ El Asvani’nin romanını çok merak ediyorum ve yarın okumaya başlamayı planlıyorum. Ne güzel bir his şu yeni kitaba başlama heyecanı! ^.^

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Amerikana – uzaklardan gelen güzel roman
Bir Mâniniz Yoksa Hayallere Dalalım
Geçmeyen bir ‘Dünya Ağrısı’
Paul Auster’dan “New York Üçlemesi” | Yolculuğun Kendisinden Keyif Almak