21
Şub
2017
2

“Tek korkum: Yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan”

Sadık Hidayet’in Kör Baykuş’u okumaya geç kaldığım romanlardan. Bazı kitaplar da, aynı bazı insanlar gibi, beklenmedik yerde karşınıza çıkar ve hayatınıza dahil olur, Kör Baykuş onlardan.

Ne zaman çok beğendiğim bir kitabı anlatmak istesem kelimelerin yetmeyeceğinden, kitabın derinliğine haksızlık edecek bir yüzeysellikte anlatacağım korkarım. Sadık Hidayet’in şaheser sayılan eserlerinden biri için de oldukça geçerli bir korku bu.

Kitap hakkında elimde hiçbir bilgi olmadan okumaya başladığımdan kendimi bir anda karanlık, metaforik bir labirentte buldum. İtiraf etmeliyim ki, gerek kişisel gerek ülke bazlı yorgunlukların içinden geçerken Kör Baykuş’u okurken çok zorlandım. Oldukça huzursuz eden, karanlıktan hiç çıkarmayan, sayfaları hızla çevirtse insanın göğsünü sıkıştıran bir anlatımı var Sadık Hidayet’in. Kendisinin de yaşadıkları ve intihar ederek hayatına son verdiği göz önüne alındığında kitabın karanlığı anlam kazansa da zannediyorum ki çoğu insan için yine de beklenmedik ağırlıkta bir kitap olacaktır.

Daha önce Varlık Yayınları’ndan, günümüzde ise YKY’den Behçet Necatigil’in çevirisiyle çıkan Kör Baykuş, ilk kez 1936 yılında Hindistan’ın Bombay kentinde basılmış. Sadık Hidayet, eski İran metinlerini aslından okuyabilmek için Pehlevice öğrenmeye Hindistan’a gitmiş ve orada kaleme almış romanını.

    “Hayat hikayemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. Ne yüksek bir mevki sahibiyim, ne de sağlam bir diplomam var. Okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olamadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. Nerede çalışırsam çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. İstifa ettim mi seviniyorlardı … Bırak gitsin, yaramaz! Çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de.”

Böyle anlatmış kendini Hidayet ölümünden bir süre önce. Daha sonra Doğu’nun Kafka’sı olarak görülecek, İran edebiyatında önemli yer edinecek birinin bu kadar mütevazi hatta özgüvensiz olarak kendini anlatması, onun birçok sanatçı gibi zamanın ötesinde bir yeteneğe sahip olduğunun kanıtı adeta.

Aslında kitabın içeriğinden çok bahsetmek istemiyorum. Genel temaları varoluş, kaygı ve korku olan roman, zaman ve mekandan bağımsız. Kitabın gerginliği bana Poe’yu anımsatsa da, Poe’daki zaman düzleminden çıktığı için tam olarak yarattığı his bir kara delikten hiç uyanmamacasına düşmek gibi. Özel basımına Türkiye’de yaşayan İranlı sanatçı Hemad Javadzade’nin çizimleri de eklenince Sadık Hidayet’in yarattığı dünya daha gerçekçi bir şekilde nüfuz ediyor benliğe.

“Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar,” diyerek ilk cümlesinden vuran roman, karanlığından hiç ödün vermeden devam ediyor. Önsöz ve sonsöz çıkarıldığında 70 küsur sayfa olmasına bakmayın. Üslubu açısından oldukça zor bir roman. Kanımca, en az iki kere okunması gereken, o zaman bile derinliğinin tam olarak anlaşılacağından şüpheli oldugum bir kitap. Yine de zor olması sizi aldatmasın. Kitabın ahengine kapıldığınız an elinizden bırakamayacağınız, olağanüstü bir eser. Andre Breton’un  “Başyapıt diye bir şey varsa o da budur” dediği bu şaheseri kimse okuduğuna pişman olmayacaktır.