25
Mar
2017
1

Adamistan’a Hoş geldiniz: Rebecca Solnit’ten Bilgiçlik Taslayan Adamlar’a dair

“Erkekler 2015’te 284 kadın ve yanlarındaki 19 çocuk ile 18 erkeği öldürdü. Bir önceki yıl erkeklerin 281 kadın öldürdüğünü, kamuoyunda oluşan duyarlılığa rağmen cinayetlerde azalma olmadığını ve haberlere yansıdığı kadarıyla şans eseri ölümle sonuçlanmayan 340 yaralama vakasının daha olduğunu göz önünde bulundurursak, uzun vadede cinsiyet rollerinin eşitlik üzerine kurulmasının gerekliliği bir kez daha ortaya çıkıyor diyebiliriz.”

Yukarıda alıntıladığım haber, Berna Ekal’ın Bianet’te yayımlanan Erkek Şiddeti ve İstatistikler isimli yazısından. Aslına bakarsanız tarihler ve istatistikler bir yandan çok mühim, bir yandan da yılın üzerini çizip, 100 yıl öncesini de yazsak, ülkeyi de Türkiye yerine başka bir yer yapsak çok garipsemeyeceğiz sanki. Kadına yönelik şiddet, ister evde ister iş yerlerinde, isterse sokakta olsun her yerde var; evrensel bir sorundan bahsediyoruz. Üstelik çoğunlukla ‘şiddeti uygulayanın’ bir cinsiyeti olduğunda da hemfikiriz: erkekler. Kadından daha üstün varlıklar olduğuna inandırılan, yıllar boyunca bu inançla yaşayan, kadının mal /hizmetçi/ erkeğin kaburgasından yaratılan ve çocuk doğurmaya yarayan biri olduğunu düşünen ve böyle düşünmediği yer ve zamanlarda dahi onlara ‘laf anlatmaya / öğretmeye’ çalışan bir tür yani. Bu yazıyı okuyan erkeklerin hemen üstlerine alınıp irkilmelerine gerek yok; muhtemelen söz ettiğim kategoriye girmiyorsunuz. Ama girenlerin sayısı azımsanamaz, hele ki tüm dünya üzerindeki hemcinslerinizi düşünürsek.

Tecavüz, saldırı, ev içi şiddet, nefret cinayetleri, ‘ya benimsin ya kara toprağın’ inancı ve daha fazlası. İçinizi karartmak değil niyetim, ancak hayatın acı gerçekleri bunlar. Rebecca Solnit’in Encore Edebiyat tarafından basılan Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar isimli kitabında da belirtildiği üzere: Şiddetin bir ırkı, sınıfı, dini ya da milliyeti yok, ama şiddetin bir cinsiyeti var. Evet, bu tür suçların failleri çoğunlukla erkekler, ancak bu bütün erkeklerin şiddete eğilimli oldukları anlamına gelmiyor. Şiddet onların da yakasını bırakmıyor aslında, onlar da başka erkeklerin kurbanı olabiliyorlar.

 

 

Amerikalı bir aktivist, tarihçi ve yazar olan Solnit’in dilimize Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar (Men Explain Things to Me) olarak çevrilen ve son yıllarda feministlerin ellerinden düşürmediği kitabında, kendi deneyimlerinden tutun, IMF’nin eski başkanı Strauss-Kahn’ın New York’ta lüks bir otel odasında Afrika göçmeni bir otel hizmetçisini tacizinin sonuçlarından, doğum kontrol ve kürtaj konularında kadınların adına karar veren erkek politikacılara ve Yahoo CEO’su Marissa Mayer’in kardeşi Mason’ın kız arkadaşına uyguladığı sözlü ve fiziksel şiddet sebebiyle mahkemeye çıktıktan sonra şartlı tahliyeyle salıverilmesine dek pek çok örnekle bize şiddetin otoriter doğasını işaret ediyor.

 

Görsel: Teen Vogue

Rebecca Solnit artık günlük yaşantılarımızda da duyduğumuz, feminizm literatürüne girmiş bir kelime türetiyor: mansplaining (Erkeklerin sizin zaten bildiğiniz herhangi bir şeyi bilmediğinizi var sayarak anlatma ihtiyacı duymaları. 5Harfliler’de yayınlanan bir yazıda kelimenin Türkçe karşılığı olarak ‘açüklama’ kelimesi önerildi.) Peki nasıl ortaya çıkmış bu kelime? Kadınların dudaklarının kıvrımındaki gülümsemeyi görebiliyorum. Hepimiz maruz kalmışızdır o ya da bu konuda bir ‘açüklama’ya. Elbette saygı duyulan ve başarılı bir tarihçi ve yazar olan Solnit de maruz kalmış.

Katıldığı bir partide, vaktiyle büyük paralar kazanmış, gösterişli ev sahibi (Bay Çok Önemli de diyebiliriz), Solnit’e önce, “E anlat bakalım. İki kitap yazdığını duydum,” diyerek başlıyor (aslında daha fazla kitap yazmış olmasına rağmen) ve ardından küçük bir kızla konuşur gibi (aslında kırklı yaşlarında olmasına rağmen) “Peki hangi konuda bu kitaplar?” diye soruyor. Solnit son yazdığı kitaptan bahsedecek oluyor ve Bay Çok Önemli daha o anda sözünü keserek bir kitaptan bahsetmeye başlıyor. Adam uzun uzadıya aslında okumadığı fakat New York Times’ta kitap hakkında okuduğu bir yazıya dayanarak Eadweard Muybridge hakkında atıp tutarken, Solnit ve arkadaşı şaşkınlık içinde adamın bahsettiği kitabın Rebecca Solnit’in yazdığı kitap olduğunu fark ederler ve adama bunu açıklamak için birkaç kere araya girmeye çalışmaları gerekir. En sonunda gerçekle karşı karşıya gelen Bay Çok Önemli yalnızca birkaç saniye kalakaldıktan sonra tekrar konuşmaya devam eder. Komik, komik olduğu kadar acınası bir durum. İnsan düşünmeden edemiyor, bu kadar mı tedirgin oluyorlar kadınların düşünüp, düşündüklerini sesli / yazılı olarak belirtmelerinden; bu kadar mı tehdit altında hissediyorlar ‘erkeklik’lerini, sahip olduklarına inandıkları ‘güç’lerini? Solnit’in de sık sık altını çizdiği gibi: ‘Kadın özgürlüğü nedense erkeklerin elindeki ayrıcalıkları ve iktidarı sinsice ele geçirmek isteyen bir hareket gibi algılanıyor; sanki bir tarafın kaybetmeye mahkum olduğu, taraflardan sadece birinin özgür ve güçlü çıkabileceği bir savaş var ortada. Oysa birlikte özgürleşir ya da birlikte köleleşiriz. Kazanmayı, karşısındakine diz çöktürmeyi, ceza vermeyi ve üstünlüğünü sürdürmeyi planlayan bir zihniyet, özgürlükten çok uzaktır. Bu hedefin peşini bırakmak insanı özgürleştirecektir.”

Görsel: The New York Times

 

Yani üzgünüm, biz özgürleşmeden size de rahat yok. Ne zaman Jyoti Singh, Özgecan Aslan ve nicelerinden ders alabileceğiz, ne zaman kadın bedenine dair kararları yalnızca kadınlar verecek, ne zaman hiçbir erkek/ kadın karşısındakine ‘Dur ben sana açıklayayım,’ demeyecek ya da bir tartışma sırasında yüzde müstehzi bir ifadeyle dinlemeyecek, ne zaman ‘Seviyordum öldürdüm,” ya da ‘Ailemizin ismini lekeledi,’ diyerek hiçbir kadının canı hiçe sayılmayacak, ne zaman eşit haklara sahip olduğumuzu gerçekten hissedecek ve ‘şiddet’in yerine ‘nezaket’i koymayı başaracağız, işte o zaman hem erkekler, hem de kadınlar rahat bir nefes alacaklar. Çok mü ütopik geldi kulağa? Çok yol olduğuna dair hemfikir olabiliriz, ancak ‘Hayatta olmaz,’ diyorsanız sizinle bu konuda farklı inançlara sahibiz demektir. Umut var, eşit olduğumuza inanan erkek ve kadınlar bu hayatta ellerini bir şekilde taşın altına koyma gücünü buldukları sürece de var olmaya devam edecek.

Rebecca Solnit’in dilimize çevrilmiş başka kitapları da var. Onları da sindire sindire okumayı planlıyorum. Yani blogda başka Solnit yazılarına hazır olun.

  • Bülent Özgün

    Elinize sağlık. Bu kitap ne kadar tanıtılsa, hakkında yazılsa az. Benim bakış açımı değiştirdi.