14
Nis
2017
1

Damızlık Kızın Öyküsü: Erkekler de yanar, hem de nasıl yanar

Margaret Atwood’un 1985’te yazdığı Damızlık Kızın Öyküsü (The Handmaid’s Tale), ne yazık ki bugünümüze hala ışık tutuyor.

1985 yılında yazar Margaret Atwood, menajeri Phoebe Larmore’u ziyaret eder. Larmore New Yorker dergisine verdiği bir röportajda o günü şöyle anlatır: O yıl oldukça hastaydım. Bir gün Margaret evime geldi ve koltuğa oturdu. Benden bile kötü görünüyordu. Ona ne olduğunu sordum. [Damızlık Kızın Öyküsü kitabını kastederek] “Yeni roman yüzünden” diye cevap verdi. “Beni korkutuyor, ama onu yazmak zorundayım.”

Yazarını tüketen bir roman, okuyanını nasıl tüketmesin? Kadın haklarına sonsuzca hassasiyeti olan bendeniz, bu anıda atıfta bulunulan Damızlık Kızın Öyküsü kitabını bir kusma hissiyle okudum. Berbat diyebileceğim kadar kötü çeviri de, bu hususta hiç yardımcı olmadı. Öykü’yü bitirebilmek şöyle dursun, her bir sayfayı çevirecek cesareti toplamak için bile sürekli savaş vermem gerekti. Ama buna değdi doğrusu. Özellikle de kitabın her iki cinsiyete de eşit şekilde yaklaşması sebebiyle…

Damızlık Kızın Öyküsü kitabında, “henüz” gerçek olmayan bir Amerika tasvir ediliyor. Aşırı hava kirliliği, küresel ısınma ve ardı ardına yaşanan bir dizi insan yapımı felaket yüzünden, insanların doğurganlığı büyük ölçüde azalıyor. Her ülke nüfusu yeniden artırmak için kendince önlemler alırken, ABD’de de kontrol aşırı dindar bir grubun eline geçiyor. ABD parçalara bölünüyor; bir kısım daha liberal yaşamak için aktif bir savaş verir ve silaha sarılırken, bir kısım da İncil’de de adı geçen Gilead adını üstlenerek, aşırı dinci bir devlet yapısı kuruyor. Kadınların hiçbir hakkı olmayan bu ülkede, hala doğurganlığını kaybetmemiş olan bazı kadınlar damızlık olarak kullanılmaya başlanıyor. Buna göre damızlık kadınlar, çocuğu olmayan ya da olamayacak, üst pozisyondaki evli çiftlerin evine gidiyor ve onlara bir çocuk doğurana kadar orada yaşıyorlar. Eğer belli bir süre geçip de çocuk doğuramazlarsa, bir başka eve gönderiliyorlar. 3 kez bu şekilde rotasyona tabi tutulan kadınlar, 3 ev gezdikten sonra hala çocuk doğuramamışsa, o zaman Gilead’a bağlı kolonilere gönderiliyorlar. Bazı kolonilerde kadınların tek görevi pamuk ve çiçek toplamak iken, bazılarında ise kimyasal atıkları temizlemekle görevlendiriliyorlar. Anlayacağınız Koloniler güzel bir emeklilik hayali de olabiliyor, uzatılmış bir idam cezası da…

İşte bu ülkede yaşayan Fredinki adlı kadının bakış açısıyla okuyoruz olayları. Adını da evin sahibi olan erkekten alıyor; gerçek adı olan June’un yerine, Of ve Fred kelimelerinden oluşan Offred, yani Fredinki adını kullanmak zorunda bırakılıyor. Gilead’dan önceki hayatında sevgilisi ve evlilik dışı doğan kızıyla yaşayan Fredinki’nin gözünden, hayatın kadın ve erkekler için ne kadar değiştiğini okuyoruz. İşin garibi, Fredinki taraf tutmuyor bana kalırsa: Erkeklerin alayı pisliktir de demiyor, kadınların hepsi mağdurdur da… Bu düzenin hem erkek hem de kadınlar için ne kadar zorlu olduğunu anlatmaya çalışıyor bizlere.

Kadın karşıtı bir kadın: Serena Joy

Damızlık Kızın Öyküsü kitabında beni en çok rahatsız eden şey ne Fredinki’nin pasifliği, ne Nick’in çıkarcılığı ne de Komutan Fred’in ikiyüzlülüğüydü. Beni en çok rahatsız eden, Komutan Fred’in karısı Serena Joy’un teslimiyetçi, hatta anti-feminist davranışlarıydı. Serena Joy, ABD hala varlığını sürdürdüğü sırada ünlü bir şarkıcı olarak sürdürüyor hayatını. Televizyonun aranan yüzlerinden, zengin, gıpta edilen bir kadın… Öte yandan muhafazakar bir yapısı var; kadın ve erkeğin toplumdaki rolleriyle ilgili çok sert açıklamalarda bulunuyor. Öyle ki, ABD yıkılıp da yerine Gilead kurulduğu zaman en önemli propagandistlerden birisi oluyor. Kadınların aileyle ve çocuk doğurma göreviyle sınırlanmış varoluşları hakkındaki konuşmaları sık sık televizyonlarda dönüyor. Yani Gilead’ın mimarlarından birisi de o aslında.

Bu tip kadınlar gerçek hayatta da var tabii. Feminizm öcü gibi bir şeymiş, eşitlik ve özgürlük kavramlarından bahsetmek korkunçmuş gibi davranan, hayatındaki erkeklere kul köle olan kadınlar… Gerek babasına, gerek kocasına, gerekse erkek kardeşi vb. bir figüre iradesinin anahtarlarını teslim etmiş, geri kalan her şeyden elini eteğini çekmiş kadınlar… Bu kadınları gördüğüm ve onları dinlediğim zaman boğazımda yaşadığım sıkışmışlık hissinin bir benzerini, Serena Joy’la ilgili kısımları okurken de hissettim. Bu da bana, bu hususta çözümlemem gereken daha derin şeyler olduğunu hatırlattı. Ünlü bir Türk düşünürünün de dediği gibi, “herkesin hayatına kimse karışamaz” çünkü. Bir kadın bir ya da birkaç erkeğe kölelik etmek istiyorsa, hayatını bu şekilde sürdürmek onu mutlu ediyorsa, benim onu kendi düşünceme çekmek gibi bir hakkım olabilir mi? Herkesin kendi doğrusu, yetiştiriliş tarzı, mutluluk kaynakları farklı olduğuna göre, sırf ben bu yaşamda daha mutluyum diye, bir başkasının yaşamına müdahale etme haddim var mıdır?

Bu konuda henüz bir karara varmış değilim. Çünkü yetiştiriliş tarzım ve karakterim bana “Tabii ki müdahale edeceksin, bu senin görevin!” derken, kendimi dönüştürmeye çalıştığım ideal benliğim bana “Hayır” diyor, “kimseyi herhangi bir konuda zorlamaya hakkın yok.” Öte yandan her iki benliğim de şu konuda hemfikir: Şiddet bu konudaki kırmızı çizgim. Etrafımdaki herhangi bir kadın şiddete uğruyorsa, ki bu fiziksel de duygusal da olabilir, o noktada kesinlikle müdahale ederim. Bu müdahale, şiddet uygulayan kişiye aynı şiddette cevap verip ağzını burnunu kırmak da olabilir, yalnızca şiddet gören kadını koruma altına almak ve ona destek olmak da… Kendisinin ihtiyacı her ne ise, benden yardım istendiği noktada ve miktarda, her nevi yardıma hazır olmak zorundayım. Bu konuda netim.

Dizi 26 Nisan’da başlıyor

Damızlık Kızın Öyküsü kitabını okumak uzun ve insanı yoran bir süreç. Neyse ki kitabı film ve dizi olarak da izlemek mümkün.

1990 yılında bu kitaptan uyarlanan bir film çekilmiş. Başrollerinde Faye Dunaway, Natascha Richardson ve Aidan Quinn var.

1990 yılı yapımı Handmaid’s Tale filminin fragmanı:

IMDB sayfası da burada

Bu ilk filmden bazı sahneler şurada:

26 Nisan’da ise Hulu adlı, Netflix benzeri video izleme platformunda dizisi başlayacak Öykü’nün. Fredinki rolünde Mad Men’den tanıdığımız Elizabeth Moss var. Ona Serena Joy rolünde Chuck dizisinden bildiğimiz Yvonne Strahovski ve Joseph Fiennes eşlik ediyor.

Yeni gelecek Handmaid’s Tale’in fragmanı:

Feministler haklı mıymış?

Damızlık Kızın Öyküsü kitabının bu dönemde dizileştirilmesi ve yeniden gündeme getirilmesi, tesadüf olmasa gerek. Tam azıcık özgürleştik derken, “Boşanmalar arttı çünkü çalışma hayatına atılan kadın sayısı arttı!” gibi moronik araştırma sonuçlarının yaygınlaştığı günümüzde, kadın hakları mücadelesine daha fazla sarılmamız gerektiği aşikar. Öyle ya, haklar bir kez kazanılınca iş bitmiyor; o hakları elimizde tutmak için daha fazla çalışmamız gerekiyor. Nitekim ABD’de yaşananlar ve ülkemizde de yaşanacağından korktuğum durumlar da bunun bir göstergesi.

Allah’ın belamızı vermesi misali seçimi kazanan Trump, ilk iş olarak ABD’deki planlı ebeveynlik merkezlerinin bütçesini azaltmak ve kadınların çalışma hayatından çekilmesine sebep olacak bazı kanun tasarılarına girişti. Bu sayede 21. Yüzyılın gördüğü en büyük kadın hakları protestosunun yaşanmasına sebep oldu. Başta ABD olmak üzere tüm dünyada kadınlar aynı günde organize oldu ve meydanları doldurdu. İyi de oldu bence; Gloria Steinem, Madonna ve Ashley Judd’ı başka hangi konu bir araya getirebilirdi ki?

Bir zamanlar feministlerin her şeyi abarttığı düşünülürdü. Her şeyi kafaya taktıkları, öküzün altında buzağı aradıkları, hatta yer yer paranoyak oldukları… Hala böyle düşünen kişiler var elbette ama, feministlerin tepki gösterdiği, bizleri uyardığı korkunçluklar da gün günden gerçek olmaya yaklaşıyor gibi, ne dersiniz? Sokakta hamile hamile gezilmesine, kahkaha atılmasına kızan erkeklerin bizi hala yönettiğini unutmadınız, değil mi?

Peki sizce ebeveynler ve daha çok anneler, bir çocuk büyütmek adına onlarca zorluğa göğüs gererken neden nüfus olarak babaya veriliyor? Yine aynı anlayışın bir devamı olabilir mi bu? Ya da evlilik iki yetişkin ve aklı başında bireyin aldığı bir kararken, neden kadın erkeğin “nüfusuna” geçiyor? Neden kendi köklerinden bu şekilde kopartılıyor?

Bunları “meseleyi büyütmek” olarak görüyorsanız, olayın gidebileceği noktaları da düşünmeye ve uyarılmaya ihtiyacınız var bence. Bu yüzden, hepimiz için pek gerekli olduğunu düşündüğüm feminist bilimkurgu türü, bunların abartı olduğunu düşünen kişiler için daha bir gerekli kanımca. Önümüzdeki günlerde feminist distopyaların arttığını göreceğiz.

Kapak görseli: ELENI KALORKOTI.

Kaynak: The New York Times

*Okuma Köşesi*

Margaret Atwood Mart ayında “Trump çağında Damızlık Kızın Öyküsü’nün önemi” başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Feminist distopya da ne ola ki diyorsanız, o konuda da şöyle enfes bir yazı var.

Bu yazıları da beğenebilirsiniz

Arrival’ı anlama kılavuzu: Kullandığımız dili değiştirmek bizi de değiştirir mi?
Carl Sagan’dan Mesaj: Uzaydan Gelen Hitler Selamı ve Bizim (Evrendeki) Büyük Yalnızlığımız
Andy Weir’dan Marslı: Hayatta kalmak için inat eden bir astronotun hikayesi
Ender’in Oyunu ya da Ender benim için neden bir çeşit peygamberdir?